EVRENINYARATILISI.COMhttp://evreninyaratilisi.comevreninyaratilisi.com - HD Belgeseller - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 evreninyaratilisi.com 1EVRENINYARATILISI.COMhttp://evreninyaratilisi.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666İnsanın Yaratılışıhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/263629/insanin-yaratilisihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/263629/insanin-yaratilisiMon, 20 Nov 2017 23:26:15 +0200İslamda Kalite ve Sanathttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/261206/islamda-kalite-ve-sanathttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/261206/islamda-kalite-ve-sanatThu, 26 Oct 2017 18:12:03 +0300Kuran'da Adı Geçen Meyvelerhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/258145/kuranda-adi-gecen-meyvelerhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/258145/kuranda-adi-gecen-meyvelerSun, 24 Sep 2017 16:26:01 +0300Çocuklar İçin Yaratılış Gerçeği - 1http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/258137/cocuklar-icin-yaratilis-gercegi-http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/258137/cocuklar-icin-yaratilis-gercegi-Sun, 24 Sep 2017 16:21:13 +0300Ateizmin Çöküşühttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/256969/ateizmin-cokusuhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/256969/ateizmin-cokusuTue, 05 Sep 2017 10:39:54 +0300Doğa Uyanıyorhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/255347/doga-uyaniyorhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/255347/doga-uyaniyorFri, 11 Aug 2017 05:25:01 +0300Görünmeyen Dünya - 6Merhaba, Görünmeyen Dünya belgesel dizisinin yeni bir bölümünde yine beraberiz. Bu bölümde yine çok ilgi çekici konulardan.... Ahtapotların  hiç bşlmediğimiz özelliklerinden, nano altının şaşırtıcı özelliklerinden ve Dev kristallerden oluşan masalsı bir mağaradan bahsedeceğiz.. Başlıyoruz...

 

KORUYUCU RENK KAYNAĞI MELANİN

Gözlerimize, saçlarımıza ve cildimize rengini veren nedir? pigment molekülleri... Melanin...

Bilindiği gibi canlı gözlerinin renkleri çeşitlilik gösterir. İşte bu rengi sağlayan da yine pigmentlerdir. Melanin, gözün içinde bulunan ve göze rengini veren pigment maddelerinden bir tanesidir.

Ancak melaninin görevi sadece renk verici bir madde olması değildir. Melanin bizi aynı zamanda korur. Nasıl mı? İzliyoruz....

A-GÖZLERDEKİ KORUMA

       Gözlerimiz ışığa karşı son derece hassastır. Çok fazla ışık gözlerimizi rahatsız eder ve olumsuz yönde etkiler. Buna rağmen gözlerimizde Allah tarafından özel olarak yaratılmış olan sistemler sayesinde güven içinde ışık kaynaklarına bakabiliriz, etrafımızı rahatlıkla görebiliriz.

Araştırmacılar gözde bulunan melanin maddesinin hem gözün zararlı ışınlardan korunmasında kullanıldığını, hem de görüş gücünün artırılmasını sağladığını ortaya çıkarmışlardır.

 Işığın oluşturacağı zararlı etkilere karşı en etkili çözüm olan melanin maddesi, özellikle yüksek enerjili ışıkları, düşük enerjili ışıktan daha kuvvetli bir şekilde emer. Yani maviden çok mor ötesini, yeşilden çok maviyi emer. Bu yolla melanin gözün lensini zararlı mor ötesi ışınlara karşı korumuş olur.

Retinanın dokusuna zarar verme özelliği olan renkleri belli oranlarda filtreleyerek retinanın en ideal seviyede korunmasını sağlar. Böylece sarı nokta hastalığı riskini azaltır. Göz melanini daha az olan kişilerde bu hastalık daha sık görülür.

Melanin pigmentleri cildimizin korunmasında da çok önemli bir etkiye sahiptir. [1]

 

B-DERİDEKİ KORUMA

       Derimizin rengi vücudumuzda bulunan ve genel adıyla melanin olarak bilinen pigmentlerin türüne ve yoğunluğuna bağlı olarak oluşur. Melanosit adlı hücrelerden salgılanan bu pigmentlerden ömelanin ve feomelanin deri renginin oluşmasında rol oynar. Ömelanin yoğunluğunun feomelanine göre fazla olması derinin koyu renkte olmasına, feomelaninin daha fazla olması ise deri renginin daha açık olmasına neden olur.

       Ömelanin pigmentleri aynı zamanda güneşten gelen tehlikeli     ışınları tutarak zarar görmemizi engeller. Bu sayede güneş ışınlarının yoğun olduğu Afrika’da insanların koyu ten rengi onları bir kalkan gibi korur.[2]

Melaninin gözün ve cildin  korumasında çok önemli bir görevleri olduğunu izledik. Böyle kusursuz bir yapıya sahip olan çok fonksiyonlu bu maddenin tesadüfen ortaya çıkmasının imkansız olduğu çok açık bir gerçek.  Melanin maddesi, evrendeki her şey gibi Allah tarafından insanlara fayda verecek şekilde özel olarak yaratılmıştır.

Kovulmuş şeytandan Allaha’a sığınırım.

De ki: "Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz?" (Mülk Suresi, 23)

 

MİKRO DÜNYADAN BİLİM HABERLERİ - NANO ALTIN

Binlerce yıldır, yerin altından çıkan altının yarısı mücevherlerin yapımında diğer büyük bir kısmı ise altın külçeleri ya da altın paraların üretiminde kullanılıyor. Ancak günümüzde büyük miktarlar değil, gözlerimizin bile göremediği çok daha küçük miktarlarda altın, bilim ve teknoloji dünyasının ilgisini çekiyor.

Gelecekte altın ile temizlenmiş sular içebilir, evinizi altın içeren güneş panelleri ile ısıtabilir, ya da altın tozu içeren ilaçlar kullanabilirsiniz. Peki bütün bunlar nasıl olabilir? İzleyelim ve görelim.

Altının para ve mücevher yapımında diğer metallere kıyasla ilk sırada tercih edilmesinin nedeni, oksijen ya da başka maddelerle reaksiyona girmemesi. Bu özelliği sayesinde altın, sürekli parlak ve temiz kalabiliyor.

Nano boyutlara inildiğinde, altın bilinenden çok daha ilginç özellikler kazanıyor. Sadece bir virüs boyutundaki nano altın taneciğinin yüzey özellikleri,  onu kimya ve tıp alanında  çok önemli bir hale getiriyor. Günümüzde bilim insanları altını kanser hastalığının erken teşhisi için kullanıyor.

Altın taneciği vücuttaki başka hiçbir şeyle reaksiyona girmediği için ilaçları vücutta istenen yere taşıyabiliyor. Bazı ilaçların hedeflenen yerlere noktasal incelikte ulaşmasını sağlıyor ki bu sağlık alanında çok önemli gelişme...

Altın bir metal olduğu için iletken ve elektronları içerisinde hareket edebiliyor, daha da küçük altın tanecikleri ışık ve madde ile etkileşime geçebiliyor. Doğru dalga boyundaki ışık verildiğinde altın taneciğinin içindeki elektronlar aşağı-yukarı ya da sağa-sola hareket ettirilebiliyor. [3]

Böylece doğru boyutlardaki minicik altın tanecikleri birden kanser öldürücü özellik kazanıyor.

Öncelikle bu özel altın taneciklerine kanserli hücrelere yapışmalarını sağlayan özel proteinler yapıştırılıyor. Sonra da bu altın tanecikleri vücuda verildiğinde direk gidip sadece hedefi olan kanserli hücreye tutunuyor. Sağlıklı olanlara asla dokunmuyor. Tüm altın tanecikleri tutunduğunda, verilen kızıl ötesi ışık ile altın taneciklerindeki elektronlar hareketlendiriliyor. Yüksek miktardaki parçacıkların hareketi kanserli hücrenin ısınmasına neden oluyor ve oldukça yükselen ısı, kanserli hücreyi öldürüyor. [4]

Allah’ın yeryüzünde yarattığı ve pekçok yönüyle bize güzellikler sunan bir metal olan altın, hayatımızı değiştirecek icatların yapımında hammadde  olarak kullanılmaya başlandı. Hem kimyasal hem de fiziksel özellikleri bakımından altın, teknolojinin birçok alanında çok önemli işlevlere sahip...

Çevre Temizliği İçin Altın Nasıl Kullanılabilir?

Nano altının çok ilginç özellikleri var. Farklı boylardaki altın tanecikleri farklı dalga boylarını absorbe ediyor. Bu ne demek? Yani  farklı boylardaki altın tozlarının bir araya getirilmesi çok yüksek miktarda güneş ışığının toplanabilmesi anlamına geliyor. Bilim insanları bu teknolojinin üzerinde henüz çalışıyorlar. Çalışmalar tamamlandığında altın sayesinde güneş panellerinin şu an olduğundan kat kat daha fazla verimle çalışması planlanıyor.

Bu minik altınlar daha da küçültüldüğünde yani 2 nanometre boyuna indirildiğinde altın çok daha farklı davranmaya başlıyor. Yüzeyindeki atomların oranı daha da artıyor ve altının hem yapısal hem elektronik özellikleri değişiyor.

Altının yeni keşfedilen bu özelliği kimyagerleri oldukça heyecanlandırdı. Çünkü bu aşamada altının diğer maddelerle kimyasal reaksiyona girebildiğini farkettiler. Bir anda bu nano boyuttaki altın mükemmel bir katalizöre dönüşüyor.

Örneğin sadece 10 altın atomu bir araya geldiğinde karbon monoksiti, karbondioksite dönüştürebilecek hale geliyor. Tıpkı arabalardaki platinin katalitik çevirme işlemi gibi… Endüstride çok tehlikeli bir yan ürün olan karbon monoksitin bu çevrimi pek çok açıdan suyu temizlemeyi, hidrojen peroksiti dönüştürmeyi kolaylaştırabilir. Hatta itfaiyeciler için havanın kolayca temizlenmesini bile sağlayabilir.[5]

Altın yıllardır bilinen özellikleri ile hep değerliydi ama kullanım alanlarının genişliği ve önemi hiç şimdiki kadar fark edilmemişti..

Dünya’da belli bir miktarda altın var ve biz bu altını sürekli geri dönüştürerek kullanıyoruz. Şu anda elinizdeki yüzükteki altın belki de  binlerce yıl önce Pers hükümdarlarının kullandığı bir süslemede yer alıyordu. Altın tüm özellikleri ile Allah tarafından özel bir nimet olarak yaratılmıştır.

Allah Kuran’da altına şöyle dikkat çekmektedir.

                   ...kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi,14)

 

DÜNYADAKİ EN İLGİNÇ YERLER

Yeryüzünün oluşumundaki her aşama hayranlık uyandırıcı detaylarla dolu. Jeologların yeryüzü katmanlarını incelerken elde ettikleri sonuçlar dünyanın yaratılışındaki harikalığı bize tanıtıyor. Şimdi bu harikalardan biri olan Kristal Mağarası’nın nasıl oluştuğuna bir bakalım.

DEV KRİSTAL MAĞARASI

       2000 senesinde Meksika'nın küçük bir kasabasındaki maden işçileri gümüş elde etmek için yaptıkları bir kazı sırasında yerin metrelerce altında göz kamaştırıcı bir güzellik ile karşılaştılar.

       2008 yılında uluslararası bilim insanlarından oluşan özel bir keşif ekibi, dünyanın sayılı doğa harikalarından bir tanesi olarak kabul edilen “Dev Kristal Mağarası”nda araştırmalar yaptı ve mağara hakkında bilinmeyenleri gün yüzüne çıkardı.  

       Yerin 300 metre altında yer alan ve bir masal dünyasını andıran bu beyaz uzantılar aslında dünyadaki bilinen en büyük kristaller... Bunların uzunlukları 11 metreye,  

       Tam 600 bin yaşında olan bu mağara 170'den fazla ışıl ışıl kristal dikit ve sarkıtlarla dolu! Milyonlarca yıl önce zemindeki yoğun kalsiyum sülfat içeren suyun mağaranın çatlaklarından sızması ile oluşan dikitler 1985'e kadar büyümeyi sürdürmüş.  Buz beyazı kristaller ilk bakışta mağaranın buz gibi olduğu izlenimini oluşturuyor ancak içeride 45 derecelik bir ısı ve %100'e varan bir nem oranı var. Bu muhteşem mağara şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir görünüme sahip..[6] Ama bu güzelliği yerinde görmek için özel giysilere ihtiyaç var. Çünkü bu muhteşem güzelliği barındıran mağaradaki yüksek ısı ve nem oranı insan vücudunun tolere edebileceği seviyeyi aşıyor. 

       600 bin yıl yaşındaki bu muazzam güzellikteki kristallerin oluşumu dünyada var olan hiçbir şeyde tesadüfe yer olmadığını gösteriyor. Bu kristallerin oluşumu için ortamda bulunan nemin, ısının, basıncın ve daha pekçok parametrenin belirli bir oranda olması şart. Kalsiyum oranı az olsa, basınç yetersiz olsa ya da ısı olması gerektiğinden çok daha yüksek olsa bu güzelliğin oluşması mümkün olmazdı. Allah  bu masalsı derecede dikkat çeken ilginç yapıları ve dev  kristalleri yerin yüzlerce metre altında yaratmış, insanlara bu güzellikleri sunmuştur. 

 

SONUÇ-KAPANIŞ

       Bir Görünmeyen Dünya belgeselinin daha sonuna geldik. Bir sonraki bölümde yine bilim dünyasındaki yeniliklerle ve  ilgi çeken konularla karşınızda olacağız. Hoşçakalın

 

 

[4] http://www.nature.com/nature/outlook/gold_2013/

[5] http://www.nature.com/nature/outlook/gold_2013/

[6] http://www.stormchaser.ca/Caves/Naica/Naica.html

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/253976/gorunmeyen-dunya---6http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/253976/gorunmeyen-dunya---6http://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/123-gorunmeyen-dunya/gorunmeyen-dunya-6bolum.jpgSat, 29 Jul 2017 21:09:31 +0300
Yörünge 6 - Atmosferdeki İdeal Oranlar1-ATMOSFERDEKİ İDEAL ORANLAR 

2-ATMOSFER İLE İLGİLİ 5 İLGİNÇ GERÇEK

3-ATMOSFERİN İDEAL YOĞUNLUĞU

4-ASTRONOMİ SÖZLÜĞÜ –YURİ GAGARİN

5-UZAYDA YAŞAM-ŞİMŞEKLERİ İZLEMEK...

6-SORU CEVAP- BİLDİĞİMİZ EN BÜYÜK GALAKSİ HANGİSİ?

 

Bilimkurgu filmlerinde sık sık rastlarız.  Uzay gemisiyle uzak bir gezegene yaklaşan insanlar, gezegene inmeden önce atmosferinin solunabilir olup olmadığına bakarlar. Genellikle de solunabilir bir atmosfer sonucu çıkar. Bu tip senaryolar, insanoğlunun kolaylıkla ve “tesadüfen” uygun atmosferler bulabileceği gibi bir izlenim verme amacını taşır. Oysa Dünya'nın atmosferi, yaşam için gerekli son derece özel şartları bir araya geldiği bir karışımdır. Bu karışımda tesadüfe asla yer yoktur.

Dünya yaşamı destekleyen atmosferi ile Güneş sisteminde benzeri olmayan bir gezegen. Oksijen olmadan yaşayamayız ve ne mutlu ki atmosferimiz de tam gerektiği kadar oksijenle dolu..

Atmosferdeki oksijen miktarında, atmosferin içerdiği gazların oranında dahi çok ince ve önemli bir denge var. Bir önceki bölümde atmosferin yapısını ve katmanlarını inceledik. Yörünge Belgesel serisinin bu bölümünde atmosferdeki ideal oranlardan ve atmosfer ile ilgili dikkat çeken bilgilerden bahsedeceğiz.

Ünlü kozmonot Yuri Gagarin ile ilgili bilgilere yer vereceğiz. Soru cevap bölümünde ise astronomi ile ilgili akla gelen değişik soruların cevaplarını aktaracağız.

 ATMOSFERDEKİ İDEAL ORANLAR 

      Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve %1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur.

Oksijen bizim için çok önemlidir, çünkü canlıların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Karbon bileşikleri oksijenle reaksiyona girerler. Reaksiyon sonucunda su, karbondioksit ve enerji açığa çıkar. Hücrelerimizde kullandığımız ve ATP (adenosin trifosfat) adı verilen enerji paketçikleri, bu reaksiyonla ortaya çıkarlar. İşte biz de bu nedenle sürekli olarak oksijene ihtiyaç duyarız ve bu ihtiyacı karşılamak için solunum yaparız.

      Atmosferde rahatça soluyabileceğimiz oksijen var. Ama bu oran aynı zamanda hassas bir denge ile  tespit edilmiş....Yani %21 oranının biraz altında bir oranda canlılık için yeterli oksijen olmuyor.

Peki oksijen oranı daha fazla olsa hayatı destekleyebilir mi? Hayır!

 Oksijen çok reaktif bir elementtir. % 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını % 70 artırabilir.

Solunum sırasında bizler için zararlı olan karbondioksit bile aslında çok önemli. Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın sıcaklığının korunmasını sağlar.

Allah canlılığın dengesini öylesine kusursuz bir sistemle kurmuştur ki, atmosferdeki oksijen oranı bu sayede canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır.

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." ( Haşr Suresi,24)

 

ATMOSFER İLE İLGİLİ 5 İLGİNÇ GERÇEK

1- HIZ

Uzay gemilerinin Dünya atmosferine geri dönmeleri ses hızının tam 25 katı gibi olağanüstü hızdadır. Dünyanın yörüngesine girdiklerinde saatte yaklaşık 29 bin kilometre hızla hareket ederler. Bu, NASA tarafından yüksek hipersonik hız olarak kabul edilir.

2- ATMOSFERE YENİDEN DÖNÜŞ ISISI ÇELİĞİ ERİTEBİLİR

Atmosferdeki herhangi bir yere girildiğinde sürtünme uzay gemisinin hava direnciyle karşılaşmasına neden olur; böylece uzay gemisi yavaşlar ve kötü bir iniş yapması engellenir. Ancak hipersonik hızlarda sürtünme geminin yüzeyini yaklaşık 1650 santigrat dereceye yükselterek korunmasız noktaları yok eder.

3- ATMOSFERE GERİ DÖNÜŞ SIRASINDA SEKİZ ASTRONOT HAYATINI KAYBETTİ

1967’de Soyuz 1’deki tek mürettebat olan Vladimir Komarov uzay mekiğinin paraşütü açılmayınca öldü.

Columbia’nın tüm mürettebatı yani 7 kişi 2003’te atmosfere geri dönerlerken yaşamlarını yitirdiler.

4- ASTRONOTLAR TEK KULLANIMLIK KALKANLARLA KORUNURLAR

Uzay mekiği atmosfere girdiğinde hava akımının ısısı o kadar çoktur ki havanın kimyasal bağlarını parçalar. Bu, uzay gemisinin etrafında elektrik yüklü bir plazma oluşturur.

İlk uzay seyahatlerinde uzay gemisi ve mürettebatın korunması için eriyen ısı kalkanları kullanılırdı.  Özel seramikleri yavaş yavaş yanmak üzere tasarlanmıştı. NASA, halen atmosfere geri dönüşte 2649 santigrat dereceye dayanabilecek gelişmiş bir ısı kalkanı üzerinde çalışıyor.

5- UZAY ÇÖPLERİ

Dünya atmosferine giren bir çok uydu ve nesnenin küçük bir bölümü yüzeye ulaşır ve genellikle okyanuslara düşer. Karaya düşme ihtimalleri çok azdır, bir trilyonda bir.

 

ATMOSFERİN İDEAL YOĞUNLUĞU

      Nefes almak bize ne kadar kolay geliyor? Sürekli olarak ciğerlerimize hava çeker ve hemen sonra da aynı havayı geri veririz. Bunu o kadar çok yaparız ki, "normal ve sıradan" bir işlem olduğunu düşünürüz. Oysa gerçekte nefes almak çok kompleks bir iştir.

      Akciğerlerin düzgün çalışabilmesi, bir başka şartın yerine gelmesine bağlıdır: Havanın yoğunluğunun, akışkanlığının ve basıncının, bu kadar dar kanallar içinde rahatlıkla hareket edebilecek değerlerde olmasına.

Havanın basıncı 760 mm Hg'dir. Yoğunluğu, deniz seviyesinde, litre başına bir gram civarındadır. Bizim ve birçok canlının rahatça solunum yapabilmesi için, havanın yoğunluğu, akışkanlığı, ve basıncının şu anda sahip oldukları değerler tam da bu dar aralığın içinde olmalıdır.

        Havayı içimize çektiğimiz anda, akciğerlerimizde bulunan yaklaşık 300 milyon küçük odacığa oksijen dolar. Bu odacıkların duvarlarını kaplayan kılcal damarlar hemen bu oksijeni çekerler ve önce kalbe sonra da vücudun her tarafına taşırlar. Kılcal damarlar oksijeni içeri alırken, aynı anda da atık madde olan karbondioksiti bırakırlar. Yarım saniye sürmeyen bu işlem sayesinde, içimize çektiğimiz temiz (oksijenli) havayı, dışarıya kirli (karbondioksitli) olarak veririz.

      Akciğerlerimizdeki 300 milyon odacık olarak sıkıştırılmış olan bu alan gerçekte o kadar büyüktür ki, eğer bu alanı ciğerin içinden çıkarıp düz bir yüzeye yaysak, bir tenis kortu kadar yer kaplar.

      Buradaki mantığı şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir enjektörün iğnesinden su çekmek kolaydır, ama aynı iğneyle bal çekmek çok daha zordur. Çünkü bal, sudan daha az akışkanlığa ve daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir.

      Atmosferin rakamsal değerleri, sadece bizim solunumumuz için değil, mavi gezegenin "mavi" olarak kalması için de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden beşte bir kadar azalsa, denizlerdeki buharlaşma oranı çok fazla yükselecek ve atmosferde çok yüksek oranlara varacak olan su buharı tüm Dünya üzerinde bir "sera etkisi" oluşturarak gezegenin ısısını aşırı derecede yükseltecektir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden bir kat daha fazla olsa, bu kez de atmosferdeki su buharı oranı büyük ölçüde azalacak ve Dünya üzerindeki karaların tamamına yakını çölleşirdi.

      Tüm bu dengeler, Dünya'nın diğer özellikleri gibi atmosferinin de insan yaşamı için özel olarak yaratıldığını göstermektedir. Bilimin ortaya koyduğu bu gerçek, bizlere evrenin başıboş bir madde yığını olmadığını bir kez daha ispatlamaktadır. Elbette ki, tüm evrene hakim olan, maddeyi dilediği gibi şekillendiren, galaksileri, yıldızları ve gezegenleri kudreti altında tutan bir Yaratıcı var.

      O üstün Yaratıcı, Kuran'da bizlere öğretmiş olduğu gibi, tüm evrenin Rabbi olan Allah'tır.

 

ASTRONOMİ SÖZLÜĞÜ –YURİ GAGARİN

İnsanların uzayı araştırmaları ve keşfetmeleri 4 Ekim 1957'de Sovyet uydusu Sputnik'in uzaya fırlatılmasıyla hız kazandı. Dünya yörüngesinden çıkan ilk insan ise Sovyet kozmonot Yuri Gagarin oldu..

Yuri Gagarin: Sovyet pilot ve kozmonot. Uzaya çıkan ve dünyanın yörüngesinde tur atan ilk insan.

Tam adı Yuri Alekseyeviç Gagarin olan Rus kozmonot 1961 yılında Vostok 1 adlı uzay aracıyla uzaya çıkmış ve uzaydan dünyayı gören ilk insan olmuştur. Bu başarısıyla uzay çağını başlattı.

Yuri Gagarin sesiyle- Yerçekiminin baskı etkisini vücudumda hissettim. Beni koltuğuma doğru çekiyordu. Kollarımı oynatmak bile zor hale geldi. Uzun sürmeden roketin dünyanın yerçekimi alanından çıkacağını biliyordum. Sonra ise yörüngedeydim.

Gagarin o anda şunları söyleyecekti. Dünya ne kadar güzel. Ne kadar  güzel, ne kadar harika..... çok şaşırtıcı....

O dönemde Gagarin’in bu denemeyi başarması ancak %50 ihtimal olarak hesaplanmıştı. Vostok Dünya’nın yörüngesine oturduğunda ise bu Sovyetler Birliği’nin bu büyük başarısı olarak dünyaya duyuruldu.

Gagarin’in tarihi uçuşundan beri yüzlerce kişi uzaya gitti. Uzay araştırmaları sırasında pek çok yeni bilgiye ulaşıldı.

Kuran'da 1400 sene önce insanların böyle bir alanda gösterecekleri gelişmelere ve uzaya çıkışın mümkün olabileceğine işaret edilmektedir.

Allah bu konuya Kuran'da şu ayetle dikkat çekmektedir:

Ey cin ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak 'üstün bir güç (sultan)' olmaksızın aşamazsınız. (Rahman Suresi, 33)

Ayette "üstün bir güç" olarak çevrilen, Arapça "sultan" kelimesi "huccet, burhan, güç, kuvvet, hüküm, kanun, yol, otorite, izin, ruhsat verme, meşru kılma, delil" gibi anlamlara gelmektedir.

Dikkat edilecek olursa, ayette insanların göklerin ve yerin derinliklerini hiç geçemeyecekleri değil, fakat ancak üstün bir güç ile geçebilecekleri vurgulanmaktadır. Ve bu üstün güçle 21. yüzyılda kullanılan üstün teknolojiye işaret ediliyor olması muhtemeldir. Nitekim 21. yüzyıldaki üstün teknoloji sayesinde Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu durum gerçekleşmiştir.

 

UZAYDA YAŞAM - ŞİMŞEKLERİ İZLEMEK....

Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki İngiliz astronot Tim Peake, hızlandırılmış çekim  tekniği ile dünyada meydana gelen şimşek ve yıldırımları görüntüledi. İzliyoruz...

Görüntülerde Uluslararası Uzay istasyonundaki astronotların Kuzey Afrika, Türkiye ve Rusya üzerindeyken kaydettiği şimşek görüntülerini izliyoruz. Bulut ve yer arasındaki elektrik potansiyeli farkı 10 ila 100 milyon volttur ve yıldırımın dönüş darbesinin akımı yaklaşık 30.000 ampere, sıcaklığı ise 30.000 °C'ye ulaşır. Yıldırımın oluşması çok hızlı bir şekilde gerçekleşir. Öncül darbe buluttan yere yaklaşık 30 milisaniyede ulaşır ve yerden bulutun merkezine yaklaşık 100 milisaniyede döner.

Şimşekler yeryüzünü kaplayan bitki örtüsünün yaşamını devam ettirebilmesi için önemli olan azot moleküllerini üretirler.

Dünya dışından elektrik akımlarının binlerce voltluk ışık gösterisini izlemek gerçekten etkileyici maşaAllah...

Allah, Kuran’da şimşeğin bu ihtişamlı parıltısını şöyle bildirir: Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım “... şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürecektir.” (Nur Suresi, 43)

Kuran’da bulunan surelerden biri olan Ra’d Suresi’nin anlamı “gök gürültüsü”dür. Allah bu surede, şimşeğin çakmasıyla oluşan gök gürültüsünün Kendisi’ni tesbih ettiğini şöyle bildirmiştir: ”Gök gürültüsü O’nu hamd ile, melekler de O’na olan korkularından tesbih ederler…” (Rad Suresi, 13)

 

BİLDİĞİMİZ EN BÜYÜK GALAKSİ HANGİSİ?

Gözlemlenebilir evrenimizdeki şu an bilinen en büyük galaksinin, bir milyar ışık yılından daha uzakta bulunan süper dev eliptik galaksi IC 1101. IC 1101’in çapı yaklaşık altı milyon ışık yılı olduğu ve yaklaşık 100 trilyon yıldıza ev sahipliği yaptığı düşünülüyor. Bu, bizim yaklaşık 100 bin ışık yılı çapa sahip olan ve kıyaslandığında oldukça küçük kalan Samanyolu galaksimizin neredeyse 400 katı büyüklüğündedir.

Evren hakkında yaptığımız her türlü inceleme, bizlere bu evrende insan yaşamını gözeten olağanüstü bir düzen olduğunu gösterir.

Elbette ki, evrenin her detayında gizli olan bu  düzen, aynı zamanda evrenin her detayına hakim olan sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığının ispatıdır. Nitekim Big Bang teorisinin de açıkça ortaya koymuş olduğu gibi, evren yoktan yaratılmıştır.

Bilimin ortaya çıkardığı bu sonuç, Kuran'da bizlere öğretilmiş bulunan bir  gerçektir. Allah evreni yoktan yaratmıştır.

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir... (Araf Suresi, 54)

 

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/253975/yorunge-6---atmosferdekihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/253975/yorunge-6---atmosferdekihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/122-yorunge/yorunge6-atmosferdeki-ideal-oranlar.jpgSat, 29 Jul 2017 21:05:16 +0300
Rumilik Tehlike mi?http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/252713/rumilik-tehlike-mihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/252713/rumilik-tehlike-mihttp://imgaws1.fmanager.net//Image/objects/2-hd-belgeseller/Rumilik_Tehlikemi_A9TV_01.jpgTue, 11 Jul 2017 10:39:33 +0300Göklerdeki Suhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/250658/goklerdeki-suhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/250658/goklerdeki-suSat, 17 Jun 2017 22:47:50 +0300Sindirim Sistemihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/250657/sindirim-sistemihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/250657/sindirim-sistemiSat, 17 Jun 2017 22:33:56 +0300Hz. İsa GelecekHZ . İSA GELECEK 

Hz. İsa aleyhisselam, Allah'ın insanları doğru yola çağırmakla görevlendirdiği seçkin bir kuldur… Tıpkı diğer tüm peygamberler gibi!

Bu mübarek insanın yaşamı, doğumundan Allah Katı’na çıkmasına kadar Allah’ın takdir ettiği mucizelerle doludur.

Hz. İsa, Allah’ın izniyle, Allah’ın kendisine lutfettiği birer mucize olarak hastaları iyileştirdi, ölüleleri diriltti, cansız çamura can verdi...

Bir mucize daha var ki, iki büyük İlahi dinin inananları, sabırsızlıkla bu mucizenin gerçekleşmesini bekliyor, o kutlu güne hazırlanıyorlar:

Hz İsa yeryüzüne yeniden gelecek!

Hz. Mehdi ile birlikte tüm inananları inançsızlığa karşı sevgiyle birleştirecekler…

İslam ahlakını tüm dünyaya egemen kılacaklar…

Ve Hz. İsa ve Hz. Mehdi döneminde tüm insanlık huzur, barış ve zenginliğe kavuşacak…

HZ. MERYEM

Hz. Meryem, Allah’ın seçkin kıldığı Hz. İbrahim ailesinden geliyordu.

Bu aileden seçkin bir kul olan Hz. İmran'ın hanımı, bir çocuğu olacağını öğrendiğinde hemen Allah’a yönelip dua etti ve doğacak çocuğunu Allah’a adadı.

Şeytandan Allah’a sığınırım

... Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen... (Al-i İmran Suresi, 35)

Aile, doğan kız çocuğuna Meryem adını koydu.

Meryem kelimesi, "Allah'a sürekli ibadet eden kimse” anlamına gelmektedir.

İmran ailesinin diğer fertleri gibi Hz. Meryem de, Allah'a samimiyetle iman eden ve O’na gönülden bağlı salih bir kuldur.

Tüm Müslüman kadınlarına örnek olan Hz. Meryem çok iffetlidir.

Allah, Hz. Meryem’i kutlu bir görev için seçmiştir. O, Hz. İsa’nın annesi olan mübarek bir insandır.

Allah Kuran’da, Hz. Meryem’in belirli bir yaşta ailesinden ayrılarak doğu tarafında ıssız bir bölgeye çekildiğini bildirmiştir.

Bu dönemde Allah Cebrail’i, Hz. Meryem’e göndermiş ve onu büyük bir haberle müjdelemiştir. Kuran’da şöyle bildirilir:

Demişti ki: "Ben yalnızca Rabbinden gelen bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için buradayım." O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın, utanmaz bir kadın değilken" dedi. (Meryem Suresi, 19-20)

Cebrail, Hz. Meryem’in bu sorusu karşısında Allah'ın gücünün her şeye yeteceğini, O’nun bir işe sadece "Ol" demesiyle onun hemen oluvereceğini söyledi.

Böylece Hz. Meryem, Allah’ın bir mucizesi olarak, kendisine hiçbir insan eli değmeden, Hz. İsa'ya hamile kaldı.

... Rabbin dedi ki: "Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için bu çocuk olacaktır." Ve iş de olup bitmişti. Böylelikle ona gebe kaldı, sonra onunla ıssız bir yere çekildi. (Meryem Suresi, 21- 22)

HZ. İSA’NIN DOĞUMU

Tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Hz. İsa, M.Ö. 7-6 yıllarında, Filistin'in Bethlehem kentinde dünyaya geldi.

Doğumdan sonra Hz. Meryem, tek başına çekildiği ıssız bölgeden Hz. İsa ile birlikte döndü.

Bu durum karşısında kavmi içindeki bazı inkarcılar ona inanmayarak son derece çirkin iftiralarda bulundular.

Ancak Hz. Meryem bu durum karşısında hemen Allah’a sığındı; Allah’ın kendisine yardım edeceğini bilerek tevekkül etti. Allah, Hz. Meryem’i ve Hz. İsa’yı mucizelerle destekledi. Henüz beşikte olan Hz. İsa, Allah’ın dilemesiyle, insanlarla konuştu. Bu büyük mucize, Kuran’da şöyle haber verilmektedir:

Bunun üzerine ona işaret etti. Dediler ki: "Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?" İsa dedi ki: "Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Allah bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe bana namazı ve zekatı vasiyet etti. Anneme itaati de. Ve beni mutsuz bir zorba kılmadı. Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de." (Meryem Suresi, 29-33)

HZ. İSA DOĞDUĞU DÖNEMDE FİLİSTİN’İN DURUMU

Hz. İsa’nın dünyaya geldiği dönemde Filistin, Roma imparatorluğunun baskıcı yönetimi altındaydı.

Musevi toplumunun içinde, dini farklı şekillerde yorumlayan birçok mezhep ortaya çıkmıştı. İnsanların büyük çoğunluğu, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği hak dinden uzaklaşmış, batıl gelenekler ve çarpık inançlar toplum içinde yaygınlaşmıştı. Ayrıca putperest Helen kültürü de etkisini göstermeye başlamıştı.

Kısacası, Hz. İsa'nın gönderildiği dönem, İsrailoğulları'nın hem siyasi, hem ekonomik, hem de sosyal açıdan büyük açmaz içerisinde oldukları bir dönemdi. Bir yandan Roma boyunduruğu altında yaşamanın sıkıntısı, bir yandan da çeşitli inanç ve mezhep ayrılıkları vardı. Böylesine zorlu bir kargaşa ortamında Museviler, kurtuluş yolu bulmaya çalışıyor ve Allah’ın kendilerine göndereceği bir kurtarıcıyı bekliyorlardı.

Allah, Hz.İsa’ya, insanlara yol göstermesi ve onlara öğütler vermesi için yeni bir Kitap indirdi. Bu kutsal Kitap, İncil’di.

Hz. İsa, kavmini bir olan Allah'a iman etmeye, gönülden teslim olup Allah için yaşamaya, günahlardan ve kötülüklerden uzak durmaya davet etti. Onlara dünya hayatının geçiciliğini ve ölümün yakınlığını hatırlattı; ahiret gününde her insanın tüm yaptıklarıyla hesaba çekileceğini bildirdi.

Allah’ın dilemesiyle ve lütfuyla çeşitli mucizeler gerçekleştirdi:

Hasta ve sakat insanları, cüzzamlıları iyileştirdi…

Doğuştan kör olanların gözlerini açtı…

Ölüleri diriltti...

Hz. İsa’nın Allah’ın lütfuyla gösterdiği harikalar, pekçok insanın iman etmesine vesile oluyordu. Üstün ahlakı ve imanı ile tüm insanlara örnek olan Hz. İsa, gösterdiği mucizelerin Allah'ın izniyle gerçekleştiğini insanlara anlatıyordu.

İncil’de, Hz. İsa’nın, iyileşmesine vesile olduğu kişilere şöyle dediği yazılıdır: "İmanın seni kurtardı."

Ancak Hz. İsa’nın yaptığı tebliğe, gösterdiği üstün akıl, ahlak ve imana ve Allah’ın takdiriyle gerçekleştirdiği mucizelere rağmen bazı insanlar inkarlarında direndiler. Kendilerine menfaat sağlayan batıl inanışlarından kopup ayrılmak istemediler. Hatta, Hz. İsa gibi seçkin bir insan hakkında çeşitli iftiralar ortaya attılar. Onun aleyhinde birtakım tuzaklar kurdular.

Hani Meryem oğlu İsa da: "Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah'tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi "Ahmed" olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim" demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: "Bu, açıkça bir büyüdür" dediler. (Saff Suresi, 6)

Ancak, "...Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." (Nisa Suresi, 141) ayeti gereğince inkarcıların müminlere kurdukları tuzaklar bozulmaya mahkumdur. Hz. İsa’ya kurulan tuzak da bozulmuştur.

HZ. İSA’YA TUZAK KURULMASI

Tüm engellere, baskı ve zulümlere rağmen, Hz. İsa'ya inananların sayısı günden güne arttı. Bu ise bazı kötü niyetli sözde din bilginlerini telaşlandırdı.

Zaman içinde Hz. İsa'ya inananlar ile onu inkar edenler açıkça ayrılmaya başladılar.

Hz. İsa’ya düşman olan bazı sözde din adamları, onu yok etmeye kararlıydılar ve bu amaçla ona bir tuzak kurdular.

Kendilerinin ölüm cezası verme hakları yoktu. Bu nedenle, Roma yönetimini kışkırttılar ve Hz. İsa’nın Roma'ya karşı faaliyette bulunduğu iftirasını ortaya attılar. Çünkü Romalılar’ın siyasi konularda son derece hassas ve acımasız olduklarını biliyorlardı.

İnkarcıların hedefi, Hz. İsa’nın şehit edilmesiydi. Ancak Allah onların bu tuzaklarını bozmuş ve Hz. İsa’yı diri olarak Kendi Katı’na yükseltmiştir.

Hz. İsa, ölmemiş ve öldürülmemiş, yalnızca inkar edenlere bir benzeri gösterilmiştir. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir:

Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de onlara böyle bir ceza verdik. Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara onun benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu Kendi'ne yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 157-158)

KURAN'DA HZ. İSA'NIN ALLAH KATINA YÜKSELİŞİ

Hıristiyanlar, Hz. İsa'yı tutuklayan Romalıların onu çarmıha gererek öldürdüklerine; ancak Hz. İsa’nın daha sonra dirilip göğe yükseldiğine inanırlar. Oysa bu, doğru değildir.

Kuran’da Hz. İsa’nın ölümüyle ilgili tek bir kelime yoktur. Ayetlerde diğer peygamberlerin ölümleri için normal ölümü ifade eden "katele" ya da "mevt" gibi ifadeler kullanılırken Hz. İsa için "canını almak" anlamına gelen "teveffa" fiili kullanılmıştır:

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa doğrusu seni Ben vefat ettireceğim (müteveffiyke), seni Kendime yükselteceğim (rafiuke), seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..." (Al-i İmran Suresi, 55)

Bu ayetlerde geçen ve Türkçe meallerde "öldürme" ya da "vefat ettirme" olarak çevrilen kelime, "TEVAFFA” kelimesinden türemiştir. Ve bu kelimenin anlamı “ölüm” değil, "canın alınması"dır. İnsanın canının alınması ise her zaman ölüm anlamına gelmez. Örneğin "teveffa" kelimesinin geçtiği başka bir ayette, insanın ölümünden değil, uykudaki halinden bahsedilmektedir:

Sizi geceleyin vefat ettiren (teveffakum) ve gündüzün "güç yetirip etkilemekte olduklarınızı" bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten O'dur... (Enam Suresi, 60)

Dikkat edilirse bu ayette ve Al-i İmran Suresi'nin 55. ayetinde “vefat ettirme” olarak tercüme edilen kelimeler aynıdır: "teveffa"!

İnsanın, gece içinde bulunduğu durum ölüm olmadığına göre yukarıdaki ayette kullanılan "teveffa" kelimesi de ölüme işaret etmemekte, "geceleyin canlarınızı alan" anlamına gelmektedir. Eğer "teveffa" kelimesi ölüm anlamında kullanılacaksa, o zaman tüm insanların her gece uyuyarak geçirdikleri vakitte biyolojik olarak öldüklerini söylemek gerekecektir. Uykunun bir tür vefat olarak değerlendirildiğini, ancak bununla biyolojik ölümün kast edilmediğini gösteren örneklerden biri de Peygamber Efendimiz (sav)'in uykusundan kalktığı zaman "Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun" (Buhari, 6312) dediğini bildiren hadis-i şeriftir.

Ünlü İslam alimi ve müfessir İbn Kesir de, Al-i İmran Suresi'nin tefsirini yaparken, diğer pek çok delil ile birlikte söz konusu hadis-i şerifi kullanmıştır. İbn Kesir'in tefsirinde, "teveffa" kelimesinin uykuya işaret ettiği, aynı kelimenin diğer ayetlerde ne şekilde yer aldığı gösterilerek açıklanır. Bu açıklamaların ardından, İbn Kesir, İbn Ebu Hatim'den rivayet edilen bir hadisi de kullanarak Hz. İsa (as)’ın ölmediğini şöyle açıklar:

İbn Ebu Hatim diyor ki; "Bize babam... Hasan'dan rivayet etti ki, o, 'Seni vefat ettireceğim..." ayeti hakkında şu açıklamada bulunmuştur: Burası, 'Seni uyku ölümü ile öldüreceğim, yani uyutacağım' anlamındadır ki, Allah Teala Hz. İsa'yı uykuda iken göğe kaldırmıştır... Cenab-ı Hak, Hz. İsa'yı şüphe götürmeyen bir gerçek olarak, uyku ile vefat ettirdikten sonra göğe çekmiş ve o dönemde kendisine eziyet eden Yahudilerin eziyetlerinden kurtarmıştır. (İbn Kesir, Tefsiru'l Kur'ani'l Azim, Cilt I, s. 573-576)

İnkar edenlerin Hz. İsa (as)’ı şehit etmek amacıyla kurdukları tuzağın bozulmuş olduğunun önemli delillerinden biri de, Rabbimiz'in Hz. İsa'yı Kendisi'ne yükselttiğini bildirmiş olmasıdır:

... SENI KENDIME YÜKSELTECEĞIM (RAFIUKE), seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim." (Al-i İmran Suresi, 55)

Ve: "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük" (katelna) demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler (ma katelehu) ve onu asmadılar (ma salebe). Ama onlara (onun) benzeri gösterildi (şubbihe). Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler (ma katelehu). BILAKIS (BEL); ALLAH ONU KENDINE YÜKSELTTI (REFEA). Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 157-158)


Ayetlerde "rafiuke" ve "refea" olarak geçen kelimenin Arapça kökeni "ref" kelimesidir. Ref kelimesinin sözlük anlamı "yükselmektir." İslam alimleri ref kelimesini açıklarken, "ref kelimesi, alçaltmanın tersidir" demektedirler. İslam alimi Eşari, Al-i İmran Suresi'nin 55. ayetini, Nisa Suresi'nin 158. ayeti ile birlikte açıklamış ve bu konudaki kanaatini şu şekilde ifade etmiştir: "Hz. İsa'nın diri olarak semaya ref edildiği (yükseltildiği) hakkında, ümmetin icmaı vardır." (Yani İcma-ı Ümmet demek: aynı asırda yaşamış olan İslam alimlerinden müçtehid olanların, bir mesele hakkında verilen hükümde birleşmeleridir.)

Kuran ayetlerinden ve İslam alimlerinin yorumlarından açıkça görüldüğü üzere, Hz. İsa diri olarak, bedeniyle birlikte Allah Katına yükseltilmiştir. Bazı kimselerin öne sürdüğü gibi ayette bildirilen yükselme, Hz. İsa (as)'ın manevi olarak veya derece bakımından yükseltilmesi değildir. Allah, Hz. İsa (as)'a kurulan tuzağın bozulduğunu haber vermiştir. Tuzağın bozulması, Hz. İsa (as)’ın ölmemesi anlamına gelmektedir. Bu durumda, ayette haber verilen bilgi Hz. İsa (as)'ın manevi olarak değil, ruhu ve bedeniyle birlikte Allah Katına yükseltilmiş olmasıdır. İnkarcıların tuzakları Hz. İsa'nın canlı olarak Allah Katına yükseltilmesi ile bozulmuştur.

Nisa suresi, 158. Ayette geçen “bel” edatı da Arapça dilbilgisine göre Hz. İsa (as)’ın, Allah Katına diri olarak yükseltildiğinin delilidir.

ONU (Hz. İsa) KESİN OLARAK ÖLDÜRMEDİLER. BİLAKİS (BEL) ALLAH ONU KENDİNE YÜKSELTTİ Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nisa Suresi, 158)

Bel edatı olumsuzluk ifade eden bir cümleden sonra gelirse, Arapça dilbilgisi kurallarına göre kendinden sonra gelen cümle, bir önceki cümlenin tam zıddı olmalıdır.

Konuyla ilgili olarak, son dönem İslam alimlerinden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de şu yorumda bulunmaktadır:

Nisa Suresi 158. ayette geçen ve bilakis (aksine) şeklinde tercüme ettiğimiz, 'bel' edatı olumsuzluk ifade eden bir cümleden sonra gelirse, Arapça dilbilgisi kaidesine göre kendinden sonraki cümle, kendinden önceki cümlenin tamamen zıddı olması gerekir. ÖLÜMÜN KARŞITI CANLILIKTIR. DİLBİLGİSİ KURALLARI BUNU GEREKTİRMEKTEDİR. ŞAYET BİZ "BURADA MANEVİ REF SÖZ KONUSUDUR" VE "HZ. İSA NORMAL OLARAK VEFAT ETMİŞTİR" DESEK BU KAİDEYE TERS DÜŞMÜŞ OLURUZ. ZİRA BU TAKDİRDE BEL EDATINDAN SONRA GELEN REF, EDATTAN ÖNCE GELEN AYNI ZAMANDA OLUMSUZ BİR CÜMLE OLAN ÖLDÜRME VE ASMA FİİLLERİNE TERS OLMAZ. ÇÜNKÜ BİR ŞAHIS HEM ÖLDÜRÜLMÜŞ HEM DE RUHU GÖĞE YÜKSELMİŞ OLABİLİR. AKSİ HALDE BU TABİR ANLAMSIZ OLUR Kİ, KURAN-I KERİM BÖYLE MANASIZ İFADELERDEN MÜNEZZEHTİR... Ref'in yalnız ruhen olduğunu savunanların tevillerine göre ayetin meali şöyledir: "Onu öldürmediler ve asmadılar... bilakis Allah onun derecesini yükseltti." Burada icaz (özlü söz) şöyle dursun, orta dereceli bir belagat (güzel söz söyleme sanatı) dahi yoktur... "Apartmanın asansörü beni hergün oturduğum dördüncü kata çıkarır" denildiğinde hiçbir akıllı insan bu sözden beni sadece ruhen dördüncü kata çıkarır şeklinde bir manayı anlamaz. O halde Hz. İsa da sadece ruhen yükseltilmemiştir. (Mustafa Sabri, Mevkıfu'l Akl, s. 233)

Ayetlerden ve İslam alimlerinin açıklamalarından görüldüğü gibi Hz. İsa ölmemiş, diri olarak Allah Katı’na alınmıştır.

HZ. İSA YERYÜZÜNE İKİNCİ KEZ GELECEK

Kuran’da ve hadislerde Hz. İsa ile ilgili haber verilen en önemli bilgilerden biri, Hz. İsa’nın ölmemiş olduğu ve kıyametten önce yeniden dünyaya döneceğidir. Bu gerçeğin Kuran’da yer alan pek çok delili vardır:

1. Delil:

"... sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim..."

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: "Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim. (Al-i İmran Suresi, 55)

Bu ayetlerde, kıyamete kadar inkar edenlere üstün gelen ve Hz. İsa'ya gerçekten bağlı olan bir gruptan söz edilir. Ancak şu ana kadar böyle bir grup yaşamamıştır.

 Hz. İsa hayatta iken ona uyanların sayısı çok azdı. Allah Katı’na yükselişinin ardından da Hristiyanlıkta hızla dejenerasyon başlamıştı.

Zamanla Hıristiyanlık özünden uzaklaşmış, hak dinden farklı bir dine dönüşmüştü.

Günümüzde ise Hıristiyanlar Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu şeklindeki sapkın inancı benimsemektedirler ve baba, oğul, kutsal ruhu simgeleyen batıl teslis inancına sahipler.

Bu durumda, ayetteki "sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim" ifadesi açık bir bilgidir.

Samimi olarak Hz. İsa'ya uyanlar, onun yeryüzüne tekrar gelişiyle ortaya çıkacaklar ve kıyamete kadar inkar edenlere üstün olacaklardır.

2. Delil:

"...ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur..."

Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır. (Nisa Suresi, 159)

Bu ayetlerde "ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur" ifadesi önemlidir. İslam alimlerinin ittifakıyla, ayette bildirilen "o" zamiriyle, Hz. İsa’dan bahsedilmektedir. Çünkü bu ayetten önceki ayetlerde "o" zamiri, yine Hz. İsa için kullanılmıştır.

Ayetteki “ölmeden önce” ifadesinde dikkat çekici bir husus daha vardır. Burada bildirilen, Hz. İsa’nın ölümüdür.

Oysa Hz. İsa ölmemiş, Allah Katı’na yükselmiştir.

Yani onun ölmesi için ancak yeryüzüne yeniden gelmesi ve yaşaması gerekir.

Dolayısıyla bu ayetler, Hz. İsa’nın dünyaya yeniden geleceğinin açık bir delilidir.

Ayrıca ayetlerde İlahi dinlere mensup olan herkesin Hz. İsa’ya iman edeceği bildirilir. Bu bilgi ise bugüne kadar gerçekleşmemiştir.

Hz. İsa’nın yeryüzüne yeniden inmesiyle birlikte Kitap Ehli onu görüp bilecek, ona Müslüman olarak itaat edecek ve Hz. İsa da onların durumlarıyla ilgili ahirette şahitlik edecektir.

3. Delil:

"Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir alamettir..."

Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir alamettir. Öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve Bana uyun. Dosdoğru yol budur. (Zuhruf Suresi, 61)

Bu ayette geçen “O” kelimesiyle Hz. İsa'dan bahsedildiği açıktır. Çünkü bu ayetin öncesindeki ayetlerde de Hz. İsa kastedilerek yine “o” zamiri kullanılmıştır:

O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık. (Zuhruf Suresi, 59)

Nitekim Kuran tefsircilerinin ve büyük İslam alimlerinin hemen hepsi de bu ayetlerdeki “O” zamirinin Hz. İsa olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

Dolayısıyla bu ayet, Hz. İsa'nın ahir zamanda yeryüzüne dönüşüne dair açık bir bilgidir. Çünkü Hz. İsa, Kuran'ın indirilişinden yaklaşık altı asır önce yaşamıştır. Dolayısıyla bu ilk hayatını kıyamet saati için bir bilgi yani bir kıyamet alameti olarak anlayamayız.

Ayette bildirilen, Hz. İsa'nın içinde bulunduğumuz ahir zamanda yani kıyametten önceki son zaman diliminde, yeniden yeryüzüne döneceği ve bunun da bir kıyamet alameti olacağıdır. Nitekim büyük İslam alimleri ve müfessirler de Hz. İsa’nın gelişinin kıyamet alametlerinden biri olduğu konusunda ittifak etmişlerdir..

Taberi Tefsiri’nde ise bu ayet, şu şekilde açıklanmaktadır:

Hz. İsa’nın zuhur etmesi, kıyamet saatinin gelişini bildiren bir alamettir. Çünkü onun zuhuru, kıyamet alametlerindendir. Yeryüzüne inişi, dünyanın sonunun geldiğine ve ahiretin başlangıcına delildir. (İmam Taberi, Taberi Tefsiri, Cilt III, s. 2166)

4. Delil:

"... Ona Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek..."

Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim..." (Maide Suresi, 110)

Bu ayetlerde, Tevrat ve İncil dışında, bir başka İlahi bir Kitab'ın daha Hz. İsa'ya öğretildiği haber verilmektedir.

Bu kitabın hangi kitap olduğu, kuşkusuz, çok önemlidir. Kuran’da yer alan diğer ayetleri incelediğimizde, “kitap” ifadesinin Kuran’a işaret ettiğini görürüz.

Hz. İsa’ya öğretilecek olan üçüncü kitabın Kuran olduğu ve bunun da ancak Hz. İsa’nın ahir zamanda dünyaya dönüşünde mümkün olabileceği açıktır. Çünkü Hz. İsa Kuran’ın indirilmesinden yaklaşık 600 sene önce yaşamıştı. Dolayısıyla yaşadığı dönemde Kuran’ı öğrenmiş olması, mümkün değildi.

Peygamber Efendimizin hadislerinde de, Hz. İsa’nın dünyaya ikinci kez gelişinde İncil’le değil Kuran’la hükmedeceği bildirilmiştir.

Kırk (40) yıl Allah’ın kitabı ve benim sünnetimle hükmeder, vefat eder. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s.92)

Hz. İsa yeniden yeryüzüne gelecek ve Kuran’ı bu gelişinde öğrenecektir.

5. Delil:

"... Allah Katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir..."

Şüphesiz, Allah Katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir... (Al-i İmran Suresi, 59)

Bu ayette de Hz. İsa'nın dönüşü haber verilmektedir.

Tefsir alimlerinin birçoğuna göre bu ayet, her iki peygamberin de babasız olmasına işaret eder. Hz. Adem nasıl Allah'ın "Ol" emriyle topraktan yaratılmışsa Hz. İsa'da yine Allah’ın "Ol" emriyle babasız doğmuştur.

Ancak ayette bildirilen ikinci bir bilgi daha vardır.

Hz. Adem cennetten nasıl yeryüzüne indirildiyse, Hz. İsa da Allah'ın Katı’ndan yeryüzüne indirilecektir

6. Delil:

"... doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün..."

Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de. (Meryem Suresi, 33)

Bu ayette Hz. İsa'nın öleceği günden bahsedilmektedir. Bu ise ancak Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişi ve bir süre yaşadıktan sonra vefat etmesiyle mümkün olabilir.

7. Delil:

"... beşikte iken de, yetişkin (kehlen) iken de insanlarla konuşuyordun…"

Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin (kehlen) iken de insanlarla konuşuyordun…" (Maide Suresi, 110)

Beşikte de, yetişkinliğinde (kehlen) de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir. (Al-i İmran Suresi, 46)

 “Kehlen” kelimesi Kuran’da yalnızca bu ayetlerde ve Hz. İsa için kullanılır.

Bu kelimenin anlamı ise, "Otuz ile elli yaşları arasında, gençlik devresini bitirip ihtiyarlığa ayak basan, yaşı kemale ermiş kimse"dir.

İslam alimlerine göre bu kelime 35 yaş sonrası döneme işaret eder.

Ancak İslam alimleri, hadislere dayanarak Hz. İsa'nın genç bir yaş olan otuz yaşının başlarında Allah Katı’na yükseldiğini bildirirler.

Dolayısıyla Hz. İsa ilk yaşamında "kehlen" devrine gelememiştir.

Bu ise, yeryüzüne yeniden geleceğine ve ikinci bir hayat yaşayacağına dair bir işaret olabilir.

Nitekim İmam Taberi, “Taberi Tefsiri” isimli eserinde bu ayetlerdeki ifadeleri şöyle açıklar:

Bu ifadeler (Maide Suresi, 110), Hz. İsa'nın ömrünü tamamlayıp yaşlılık döneminde insanlarla konuşabilmesi için gökten ineceğine işaret etmektedir. Çünkü o, genç yaştayken göğe kaldırılmıştı… (İmam Taberi, Taberi Tefsiri, 2. cilt, s.528; cilt 1, s.247)

PEYGAMBERİMİZ (SAV), HADİSLERİNDE HZ. İSA’NIN BU YÜZYILDA GELECEĞİNİ HABER VERMİŞTİR

Hz. İsa (as)'ın Allah Katında diri olduğu ve ahir zamanda yeryüzüne yeniden gelecek olması hadislerde detaylı olarak yer almaktadır. En büyük ve güvenilir hadis kaynakları olarak kabul edilen Kütüb-i Sitte'de, İmam Maliki'nin Muvatta'sında, İbn Huzeyme ve İbn Hibban'ın Sahih'lerinde, İbn Hanbel ve Tayalisi'nin Müsned'lerinde Hz. İsa (as) ile ilgili hadisler bulunmaktadır. Hz. İsa (as)'ın Allah Katında diri olduğu ve yeniden dünyaya geleceği konusunda kanaat belirten İslam alimlerinin başında mezhep imamımız olan Ebu Hanife gelmektedir. Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber adlı eserinin son bölümünde şunları bildirmektedir:

Deccalin, ye'cüc ve me'cücün çıkması, Güneş'in batıdan doğması, Hz. İsa'nın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri, sahih haberlerde aktarıldığı üzere, haktır, olacaktır. (Ebu Hanife, Nu'man b. Sabit (150/767), Fıkh-ı Ekber, Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982)

Hz. İsa (as)'ın gelişi konusunda nakledilen hadisler tevatür derecesindedir. Birçok araştırmacı da alimlerimizin görüşlerinin bu yönde olduğunu aktarmaktadır. Tevatürün tanımı Büyük Lugat'te şöyle yapılmaktadır:

Tevatür: Kuvvetli haber, içinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemaate dayanan kuvvetli haber.

Hz. İsa (a.s.) ile ilgili hadis-i şeriflerin bazıları ise şöyledir:

Vallahi muhakkak ve muhakkak Meryem oğlu İsa inecek, hem adil bir hakem, adaletli bir hükümdar olarak inecek... (Sahih-i Müslim, Bir Şerhin-Nevevi, Cilt II, s. 192; Kitab-ul İman, Bab-u Nuzül-i İsa İbn-i Meryem, Kenzul Ummal, 14/332)

İsa bin Meryem adil bir hakim ve adaletli bir imam olarak inmedikçe kıyamet kopmayacaktır... (Sünen-i İbni Mace, 10/340)

Hz. İsa (as), Hz. Mehdi (as)'a Tabi Olacak Ve Hz. Mehdi (as), Namazda Hz. İsa (as)'a İmamlık Yapacaktır

Nihayet Meryem oğlu İsa iner ve Müslümanların emiri (Mehdi) ona: "Gel, bize namaz kıldır" der. Bunun üzerine Hz. İsa: "Hayır, Allah'ın bu ümmete bir ikramı olarak sizin bir kısmınız diğer bir kısım üzerine emirlersiniz" der.  (Sahih-i Müslim, c. 1, s.209)

İbni Ebi Şeybe, Musannef'inde, İbni Şirin'den tahric etti. Dedi ki: Mehdi bu ümmettendir ve İsa (as)'a imam olacaktır.  (Kitabül Burhan fi Alametil Mehdiyyil Muntazar, s. 79)

Nuaym b. Hammad, Abdullah b. Amr'dan tahric etti. Dedi ki: Mehdi, İsa İbni Meryem'in üzerine ineceği ve arkasında namaz kılacağı kimsedir.  (Kitabül Burhan fi Alametil Mehdiyyil Muntazar, s. 79)

Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'den tahric etti. Buyurdu: Meryem oğlu İsa (as) aranıza indiğinde ve imamınız (Mehdi) sizden olduğunda, bakalım ne yapar sınız?  (Kitabül Burhan fi Alametil Mehdiyyil Muntazar, s.79)

 

Hz. İsa (as) Geldiğinde Dünya Barış ve Huzurla Dolacak

Hz. İsa Yeni Bir Şeriat Getirmeyecek, İslam Ahlakını Hakim Edecektir

Kırk (40) yıl Allah'ın kitabı ve benim sünnetimle hükmeder, vefat eder. (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy il Ahir Zaman, s. 92)

Hz. İsa, Ümmet-i Muhammed'e peygamber olarak değil, şeriat-ı Muhammediyyeyi tatbik etmek için gelecektir. (El-Kavlu'l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 68)

Hz. İsa (as) inecek ve Resulullah Efendimiz (sav)'in şeriatına tabi olacaktır. (Mektubat-ı Rabbani, 2/1309)

Hz. İsa Döneminde Yeryüzü Barışla Dolacaktır

Kap su ile dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Hiçbir kimse arasında bir düşmanlık kalmayacaktır. Ve bütün düşmanlıklar, boğuşmalar, hasetleşmeler muhakkak kaybolup gidecektir. (Sahih-i Müslim, 1/136)

Savaş (erbabı) da ağırlıklarını (silah ve malzemelerini) bıracak. (Sünen-i İbn-i Mace, 10/334)

İnsanlar Güven İçinde Olacaklar

Yeryüzüne öyle bir emniyet (güvence) gelecektir ki, yılanlar develerle, kaplanlar ineklerle, kurtlar da koyunlarla beraber otlayacak, çocuklar da yılanlarla oynayacak, yılanlar onlara zarar vermeyecektir. (Ahmet İbni Hanbel, No. 9281-9638)

İnsanlar arasındaki düşmanlıklar ve kin kalkacak. Akrep ve yılanların zehirleri olmayacak, hatta bir çocuk eliyle yılanla oynayacak da yılan onu sokmayacak. Kız çocuğu arslanı kaçırmaya zorlayacak da arslan ona ilişmeyecek. Kurt, koyunlar arasında sanki bir çoban köpeği imiş gibi bekleyip duracak (Büyük Hadis Külliyatı, Rudani, 5. cilt, s. 370-371-372)

Hz. İsa, yeryüzünde hiçbir akrabası ve tanıyanı olmamasıyla tanınacaktır!

Allah, Al-i İmran Suresi’nin 45. ayetinde Hz. İsa’nın hem dünyada hem de ahirette seçkin, onurlu, saygın ve Allah’a yakın kılınanlardan olduğunu bildirmiştir. Allah’ın ayetinin bir tecellisi olarak, tüm peygamberler gibi Hz. İsa da, çevresindeki insanlar arasında saygınlığıyla, seçkin ve onurlu oluşuyla tanınacaktır.

Görenler, onu, daha bakar bakmaz tanıyacak, kalplerinde bu konuda hiçbir şüphe oluşmayacaktır. Ancak bunlar dışında, onu insanlara tanıtan başka belirtileri de olacaktır. Şüphesiz, bunların en önemlilerinden biri, Hz. İsa’nın dünyada bir ailesinin, hiçbir akrabasının, eskiden tanıdığı tek bir kişinin olmamasıdır.

Dünya üzerindeki tek bir kişi, “Ben onu daha önceden tanıyorum, şu zaman görmüştüm, onun ailesi ve yakınları şu kimselerdir” gibi bir iddiada bulunamayacaktır. Çünkü onu tanıyan tüm insanlar, bundan 2000 sene önce yaşamış ve ölmüşlerdir.

Kuşkusuz bu kıstas, dönem dönem ortaya çıkan sahte mesihlerin de asılsız iddialarını çürütür. Çünkü tüm çocukluğu insanlar arasında geçmiş, çok sayıda çocukluk resmi olan, kendisini küçüklüğünden itibaren tanıyan sayısız kişiye sahip bir insanın Hz. İsa olduğunu iddia etmesi, son derece mantıksızdır.

Hz. İsa’nın yeryüzüne yeniden gelişinde ise, onun Hz. İsa olduğundan şüphe edilmeyecektir. Hiç kimse “Bu kişi Hz. İsa olamaz” diyecek bir sebep bulamayacaktır. Çünkü Hz. İsa, Allah Katı’na yükseldiği haliyle, o zamanki kıyafetiyle gelecek, hiçbir insanın asla taklit edemeyeceği üstün özelliklere sahip olacaktır.

HZ. İSA'YI EN GÜZEL ŞEKİLDE KARŞILAMAK

Kuran’da apaçık bildirilen deliller ve dünya üzerindeki yaşanan gelişmeler, çok önemli ve kutlu bir haberi müjdelemektedir.

Hiç şüphesiz Hz. İsa, içinde bulunduğumuz ahir zamanda yeryüzüne tekrar gelecek ve insanları hak din olan İslam’a yönlendirecektir. Bu ise yeryüzündeki tüm insanlar için çok büyük bir müjde, sevinç ve şevk kaynağıdır.

Hz. İsa'nın gelişi, Allah’ın tüm insanlığa verdiği bir nimet ve lütuftur. Çünkü onun gelişiyle birlikte, dünya üzerindeki tüm kargaşa son bulacak, Kuran ahlakı dünyaya hakim olacak, her bakımdan üstün bir dönem yaşanacaktır.

 Yapmamız gereken ise, bu güzel gün için en iyi şekilde hazırlanmak ve yeryüzüne ikinci kez gelecek olan bu mübarek peygamberi en güzel şekilde karşılamaktır.

Nitekim Allah biz Müslümanlara, Hz. İsa'ya yardımcı olan havariler gibi olmamızı emretmektedir:

Ey iman edenler, Allah'ın yardımcıları olun: Meryem oğlu İsa'nın havarilere: "Allah'a yönelirken benim yardımcılarım kimlerdir?" demesi gibi. Havariler de demişlerdi ki: "Allah'ın yardımcıları bizleriz." Böylece İsrailoğullarından bir topluluk iman etmiş, bir topluluk da inkâr etmişti. Sonunda Biz iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik, onlar da üstün geldiler. (Saff Suresi, 14)

 

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/249964/hz-isa-gelecekhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/249964/hz-isa-gelecekSat, 10 Jun 2017 03:26:07 +0300
Simbiyoz Ortak YaşamSİMBİYOZ:

CANLILAR DÜNYASINDA VAZGEÇİLMEZ İŞBİRLİĞİ

Bugün doğada 8,7 milyon civarında canlı türü tespit edildi. Her geçen gün keşfedilen yeni türlerle bu sayı artıyor. Her canlı türünün farklı beslenme şekilleri, iletişimleri, farklı savunmaları ve üreme çeşitleri var. Hepsi kendi türleri içinde kapsamlı bir biyolojik ve sosyal yaşam sürüyor. Acaba sadece kendi türleri içinde mi?

BİZ VE BAKTERİLERİMİZ

Vücudumuzda şu anda kendi hücrelerimizden çok daha fazla sayıda bakteri yaşıyor.  Vücudumuzdaki bakteri varlığı doğduğumuz anda başlar. Daha doğum sırasında bakterileri bünyemize alırız. Sonra annelerimizin cildinden, sütünden gelen birçok bakteri daha bebekken bizi kuşatır. Ve tüm hayatımız boyunca da bakterilerin yüzlerce çeşidiyle birlikte yaşamımızı sürdürürüz. Bilim adamları uzun süre, vücudumuzda bu kadar bakteri olmasına rağmen, bunların ne zararı ne faydası olduğunu düşünüyorlardı. Ancak son 10-15 yıldır araştırmacıların bakış açıları farklı. Bu bakteriler, gerçekten bize çok faydalı. Bakteriler içinse? Evet biz de onlar için çok iyi birer ev sahibiyiz...

Bir insan vücudunda trilyonlarca bakteri yaşar. Sadece ağzınızda dünyada yaşayan tüm insanlardan daha fazla bakteri vardır. Bakteriler vücudumuzda kendileri için iyi bir barınak ve beslenme elde ederken, biz de bakterilerden bir çok yönden fayda sağlarız. Sindirim sistemimizde 300 ila 1000 farklı çeşit bakteri yaşadığı düşünülüyor. Bakteriler insanlar tarafından sindirilemeyen karbonhidratları sindirir. Sütteki şekerlerin parçalanmasını sağlar ve bizim için enerji ve besine dönüştürür. Ayrıca ilaçları, artık ihtiyacımız olmayan hormonları ve potansiyel kanser sebebi olabilecek vücutta serbest dolaşan diğer maddeleri de parçalar.

Eğer sindirim bakterileri olmasaydı, yediğimiz bir çok yiyecekten gerekli faydayı sağlayamayacak, sebzelerin vitaminlerini kullanamayacaktık. Portakal, elma, patates gibi kompleks karbonhidratlar içeren besinleri sindiremeyecektik. Çünkü biz bakterilerin salgıladığı enzimleri salgılayamayız.

Bazı bakteriler bizim için K vitamini üretirler. Bazıları ise biotin, B-12, folik asit, tiamin gibi B kompleks vitaminleri sentezler. Bu hayati vitaminleri yiyeceklerden almak zordur ve vücudumuz tarafından da üretilemezler. Örneğin K vitamini kanın pıhtılaşmasını sağlayan ve kemikteki kalsiyumu muhafaza ederek kemikleri sağlam tutan vitamindir. B vitaminleri ise vücudun enerji üretmesini, sinir ve sindirim sistemlerimizin çalışmasını sağlar.

Bakterilerin görevleri sadece sindirim sistemiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda bakteriler vücudumuzda, ikinci bir savunma sistemi gibi çalışırlar. Vücudumuza çeşitli yollarla giren zararlı bakterilerin gelişmelerini ve yayılmalarını önleyecek maddeler salgılarlar. Ayrıca vücudun ideal pH değerini korumasına yardımcı olur.  

Batı Ontario Üniversitesi mikrobiyoloji ve immünoloji profesörü Dr. Gregor Reid bakterilerle olan ilişkimizi şöyle özetler: “... Onlar (bakteriler) olmasaydı biz ölmüş olurduk...” (Dr. Gregor Reid, Mikrobiyoloji, İmmünoloji ve cerrahi profesörü, Batı Ontario Üniversitesi, Kanada)

Tabi vücudumuzun bu bakterileri yabancı madde olarak görüp, savunma sistemimizin bunlara saldırmaması da çok büyük bir mucizedir. Vücudumuz bu bakterileri, yabancı istilacılar olarak değil de sindirim sisteminin birer hücresi gibi algılar. Bu şekilde ömrümüz boyunca bakterilerle karşılıklı birer yardımlaşma içinde hayatımızı sürdürürüz.

Trilyonlarca bakteri ve bizler birbirimizden ayrılmaz birer bütünüz. Doğada bu şekilde birbirleriyle beraber yaşayan bir çok farklı canlı türü vardır. İşte bu belgeselde Allah’ın yarattığı canlıların doğada nasıl birbirleriyle uyum içinde ortak hareket ettiğini izleyeceksiniz. Birbirleriyle konuşamayan, herhangi bir planlama yapamayan bu canlıların, ortak bir akılla hareket ettiğini göreceksiniz.  Allah’ın yaratma gücüne bir kez daha hayran olacaksınız.

Şeytandan Allah’a sığınırım
Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. Ve kendi nefislerinizde de. Yine de görmüyor musunuz?
(Zariyat Suresi, 20-21)

 

SİMBİYOZ: ORTAK YAŞAM

Doğadaki farklı türde canlıların beraber yaşamlarını sürdürmelerine, ortak yaşam veya simbiyotik yaşam denir. Bakterilerden alglere, hayvanlardan bitkilere kadar tüm canlılarda bir etkileşim ve alışveriş vardır. Simbiyotik yaşamın çok değişik türleri bulunuyor. Bu belgeselde bizim üzerinde duracağımız, herkesin fayda sağladığı simbiyotik ilişkiler. Yani tamamen farklı sistemlere sahip canlıların birbirleriyle yardımlaşarak hayatlarını sürmesi...

 

BİTKİ DÜNYASINDA ORTAK YAŞAM

Simbiyotik yaşayan canlılar aslında doğanın tüm sistemi için anahtar rol oynar. Örneğin karalardaki bitkilerin %95’i mantarlarla simbiyotik yaşam içindedir. Kimi bitkiler mantarların yardımı ile daha da güçlenip canlanabilir. Ancak bitkilerin %48’inin hayatta kalabilmesi sadece bu mantarlara bağlıdır. Mantarın toprakta gerçekleştirdiği ayrıştırma işlemi, bitki için özellikle fosfat ve azotlu bileşikler ve mineraller sağlar. Hazır mineral ve organik bileşikleri elde eden bitki hızla gelişir ve çok daha sağlıklı olur. Bitki ise, kendisi için besin sağlayan bu konuğunu, yani mantarları, karbonhidratlarla besler.

Örneğin liken mantarları ile yosunların da böyle bir ilişkisi vardır. Mantar, yosun için hayati koruma ve nem sağlar. Yosun ise fotosentez ile ürettiği besin ile mantarı besler. Eğer bu ilişki olmazsa, iki canlı da yaşayamaz. San Diego Devlet Üniversitesi biyoloji profesörlerinden Mary Clark bu ilişkiyi şöyle açıklar:

"İki tür de bir diğeri olmadan var olamaz, ve bundan dolayı iki türün de nüfusu diğeri tarafından belirlenir. (Mary E. Clark, Çağdaş Biyoloji, sf. 519) 

Burada önemli bir soru soralım. Hangisi önce geldi? Mantar mı, yosun mu? Bu iki canlı ancak aynı anda var olduğunda yaşamlarını sürdürebilirler. Biri olmadan diğeri yaşayamaz. Dolayısıyla evrim teorisinin iddia ettiği gibi bu canlılar aşama aşama var olmamış, Allah’ın “Ol” emriyle bir anda yaratılmışlardır.  

Çeşitli canlılar arasında bu kadar komplike yapılar ve ilişkiler olması açıkça Darwinizmi çürüten ve Allah’ın tüm canlıları birbirlerine tam bir uyum içinde ve bütün özellikleri ile bir anda yarattığının çok açık delilleridir.

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen olur. (Bakara Suresi, 117)

 

BİTKİLER VE HAYVANLAR YARDIMLAŞIYOR

Çok değişik amaçlarla bitki yetiştiririz. Meyve ve sebze için, bitkilerin tohumları olan fındık-fıstık gibi yemişler için, pamuk gibi bitkileri ise lifleri için yetiştiririz. Hayvanlarımızı da yine geniş çayırlarda otlarla ve samanla besleriz. Bitkiler hayatımızın her yönünde, her açıdan bize gerekli. Bir önceki bölümde bitkilerin, fotosentez gibi müthiş bir sistemle kendi besinlerini üretebildiklerinden bahsettik. Peki bitkiler kendi kendilerine de çoğalabiliyorlar mı? Çoğu zaman hayır. Bitkiler çoğalabilmek için yardımcılara ihtiyaç duyarlar. Bu yardımcıların büyük bölümü böcekler alemindendir ve çoğu zaman da bu yardımcılar arılar olur. Arılar olmasaydı, bitkiler alemindeki bir çok tür gelişemeyecek ve neslini devam ettiremeyecekti...

Bitkiler ve Arıların Vazgeçilmez Ortaklığı:

Simbiyotik yaşam örneklerinin en önemlilerinden biri bitkiler ve arılar arasındaki ilişkidir. Bitkilerin çoğalması için böcekler tarafından tozlaşmaya ihtiyacları vardır. Bir çok çiçekli bitki için de tozlaşmayı arılar sağlar. Tozlaşma demek bir bitkinin döllenmesi, yani tohumlarının üretimi için polenlerinin taşınmasıdır. Çiçeklerin polenlerini yayıp döllenebilmesi için, arılar çiçeklerin üzerinde tek tek gezerler. Arılar bir yandan bal üretebilmeleri için gereken kıymetli nektarı toplarken, bir yandan da onlarca çiçek ve ekini dölleyip, bitkilerin çoğalmasını sağlarlar.

Bu tozlaşma hayatidir. Tozlaşma olmasa, ağaçlar ve bitkiler meyvelerini üretemeyecekler ve çok da uzun süre yaşamlarını sürdüremeyeceklerdi. Peki bu bitkiler ilk başta arılar tarafından döllenmeden nasıl var olabilirler? Veya, arılar yiyecek olarak bitkilerden nektar sağlamadan nasıl var olabilirler? Şüphesiz biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Böyle bir uyumu tesadüflerle açıklamaya çalışmak elbette ki anlamsız olacaktır. Hiçbir tesadüf iki farklı türdeki canlıya, birbirlerine tam uyumlu olacak şekilde fiziksel özellikler kazandıramaz. Bu uyum her iki canlının da tek bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kanıtlar. İkisi de aynı anda, Allah’ın kusursuz yaratmasıyla tam bir uyum içinde ve birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yaratılmıştır.

Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uç. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)

Yuka Bitkisi ve Yuka Güvesi:

Bazı bitkilerin nektarı, çiçeğinin derinliklerinde bulunur. Bu ilk bakışta böceklerin nektar toplamalarını, dolayısıyla da çiçeğin döllenmesini zorlaştıracak bir dezavantaj gibi görünebilir. Ancak Allah böyle çiçeklerin polenlerini taşıyabilecek uygun yapılara sahip canlılar da yaratmıştır. Ortak yaşam örneklerinin en çarpıcılarından biri de avize ağacı olarak bilinen yukalardır ve yuka güvesi arasındaki beraberliktir.

Yuka bitkisinin üzerinde, uzun yapraklardan oluşan bir rozet şekli, bunun tam ortasında da krem renkli çiçekleri taşıyan bir sap bulunur. Bu ağacın özelliği, polenlerinin eğimli bir bölgede bulunmasıdır. Bu yüzden bitkinin çiçek tozunu ancak bu yapıya uygun olan farklı bir güve türü toplayabilir. Yuka güvesi...

Yuka güvesi, topladığı çiçek tozlarını birbirine bastırarak top şekline sokar ve bunu başka bir yuka ağacı çiçeğine götürür. Önce çiçeğin dibine iner, yumurtalarını bırakır. Sonra tepeciğe çıkar ve çiçek tozu topunu, çiçeğin tepeciğine vurarak polenlerinin dökülmesini sağlar ve böylece bitkinin döllenmesi gerçekleşmiş olur. Bunu yapmasının sebebi bir süre sonra yumurtadan çıkacak olan güve larvalarının, bitkinin buradaki tohumlarıyla beslenecek olmasıdır.

Yuka güvesi bitkiyi tozlarken bitkinin tohumları ile larvalarına yiyecek sağlamış olur. Yuka bitkisi de güve sayesinde tozlaşarak, çoğalır ve neslini devam ettirir. Ne yuka, ne de yuka güvesi, bir diğeri olmadan var olamazlar. Güvenin larvasının beslenmek için yuka bitkisinin tohumlarına ihtiyacı vardır. Aynı şekilde yuka bitkisi de ancak ve ancak bir yuka güvesi sayesinde polen yayabilir.

Yuka ağaçları ve yuka güveleri üzerinde çalışmalar yapan Harvard üniversitesinden evrimci bir biyolog olan Christopher Smith bu ilişkiyi şöyle açıklıyor:

“Bunun nasıl ortaya çıktığını tahmin etmek akıllara durgunluk veriyor, sanki neredeyse yuka ağacı ve güvesi birbirleri için yaratılmışlar.”

Evet yuka ağacı ve yuka güvesi birbirleri için yaratılmışlardır. Biri olmadan diğeri var olamayan bu iki canlı, evrim teorisinin bilim dışı mantıklarına göre çok uzun zamanlar içinde, ayrı ayrı, çok küçük değişikliklerle nasıl gelişmiş olabilir? 40 milyon yıldır var olduğu tespit edilen bu ortak yaşam örneğinde, bu iki canlının da var olabilmesi için, aynı anda ve hep aynı özelliklerle yaratıldıkları çok açıktır. Güve larvalarının beslenmesi ve ağacın döllenmesi birbirine son derece uyumlu bir şekilde gerçekleşir. Doğadaki bu birbiriyle tam uyumlu düzeni yaratan, ağacın kendisi ya da güve değildir. Tesadüfler de değildir. Bir bitkinin ya da böceğin başka bir canlının ihtiyaçlarından haberdar olması, kendi ihtiyacına çare bulması mümkün değildir. Pek çok örneğini gördüğümüz bu kusursuz uyumu yaratan Yüce Allah’tır.

Şüphesiz müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

 

HAYVANLARIN ORTAK YAŞAMI

Ortaklaşa temizlik operasyonu:

Hayvan türleri içinde de birbirleriyle yardımlaşanlar vardır. Örneğin köpekbalıkları gibi büyük balıkların, yemek yedikten sonra dişlerinin aralarında yiyecek artıklarının kalması normaldir. Bu parçacıklar zaman içinde hastalıklar veya yemek yemelerini zorlaştıracak tehlikeli maddeler üretebilir. Bazı küçük balık türleri, biyolojik birer diş fırçası gibi, büyük balıkların dişleri arasında dolaşarak ağızlarında kalan artıkları temizlerler. Küçük balıklar kendileri için bu kadar tehlikeli olabilecek bu ortamda gayet güven içinde temizlik işlerini bitirirler. Aslında büyük balıklar istedikleri an ağızlarını kapatarak küçük balıkları yiyebilecekken bunu yapmazlar. Eğer Darwinizm’in savunduğu şekilde doğada güçlü olan hayatta kalıyorsa, büyük balıklar kolayca elde edebileceği bu ziyafetten niçin vazgeçiyorlar?

Benzer bir ilişki, bazı temizleyici küçük kuşlar ve sürüngenler arasında da vardır. Timsahların ağzındaki parazitleri temizlemek için gelen yağmur kuşları gibi küçük kuşlar, güvenli bir şeklide temizliklerini yaparlar. İşleri bittikten sonra da timsahlar aç olsun veya olmasın yara almadan oradan uzaklaşırlar.

Nasıl olur da normal şartlarda av ve avcı konumundaki bu iki farklı hayvan türü bir temizlik operasyonunda ortak olabilirler? Eğer bu ortaklık evrimcilerin söylediği gibi zaman içinde gelişmiş olsaydı, timsah ağzını temizletmenin faydalı bir şey olduğuna karar verene kadar, kaç tane temizleyici kuş, timsah tarafından yenirdi? Aynı şekilde niçin kuşlar, timsahların kendi türlerini yediklerini bile bile, ağızlarını temizlemeye giderdi?

Temizlik işinde görevli başka kuşlar da vardır. Örneğin kırmızı gagalı sığırkuşları, zebraların, zürafaların, impalaların üzerindeki zararlıları yerler. Bu şekilde sığır kuşları karınlarını doyururken, diğer canlılar da üzerlerindeki tüm zararlıları temizletmiş olur. Sığır kuşlarının görevi sadece temizlik değil aynı zamanda uyarıdır. Bir tehlike olduğunda sığır kuşları yukarıya uçar ve bir uyarı sesi çıkarır, böylece misafir olduğu canlıyı uyarır. .

Karada olduğu gibi deniz altında da çeşitli arkadaşlıklar var. Gobi balığı ile karides arasında harika bir ev arkadaşlığı vardır. Birbirinden farklı bu iki canlı türü, şaşılacak derecede uyumlu ev arkadaşlarıdır. Şimdi bu muhteşem ikilinin hikayesini izleyelim.

Deniz altında bir ev arkadaşlığı: Gobi Balığı ve Karides

Deniz tabanında barınacak bir yere ihtiyaç duyan Gobi balığı, kendisine bir yuva kazamaz. Karides ise kolayca derin bir yuva kazabilir ve burayı akıntılara karşı koruyabilir. Ancak onun da yuvayı meraklı canlıların istilasından korumak için yardıma ihtiyacı vardır. Çünkü karideslerin gözleri balıklar gibi keskin değildir. Onlar antenlerini göz gibi kullanarak hareket ederler.

İşte böylece şaşırtıcı bir arkadaşlık öyküsü başlar. Karidesin, kendi ihtiyacına göre daha büyük yaptığı bu yuvayı koruma görevini gobi balığı üstlenir. Bir saldırganın yuvaya yaklaşması durumunda gobi balığı kuyruğunu sürekli titretir. Karides anteniyle bu titreşimi hemen algılar ve tehlikeye karşı ortak savunmaya geçerler. Fakat gobi yuvadaki nöbetini hiç bırakmamalıdır. Aksi takdirde etrafta bekleyen avcılar, karidesi hemen hedef alabilirler. Burada gobi balığı, karidesin adeta gözü, kulağı olur ve onu tehlikelerden korur. Karides de gobi balığına onun yapamayacağı güzel bir yuva sunar. Karides hem kendisi hem ev arkadaşı için korunaklı bir yuva yapmanın yanında buranın temizliğini de sağlar. Okyanus akıntıları yüzünden sürekli yuvanın içine doğru kayan kumları temizleme görevi karidesindir. Bunu yapmazsa yuvası birkaç saat içinde  tamamen bozularak yok olur. İşte bu iki arkadaş müthiş bir koordinasyonla birbirlerine yardımcı olurlar.

Burada düşünülmesi gereken, karides ve gobi balığının nasıl bu kadar uyumlu olduklarıdır. Karides, balığın yuvaya yerleştikten sonra  kendisini yemeyeceğinden, balık da karidesin onu her zaman tehlikeye karşı uyaracağından emindir. Bu iki canlıya var oldukları ilk andan itibaren beraber ve uyum içinde yaşayabilecekleri bilgisini ilham eden Yüce Allah’tır.

Hermit Yengeci ve Anemonların işbirliği

Denizlerdeki bir başka işbirliği hermit yengeçleri ve anemonlar arasındadır. Hermit yengeçlerinin koruyucu kabukları yoktur. Bu yüzden boş salyangoz kabuklarını bulur ve bunların içine yerleşir.  Hermit yengeçlerinin kabuklarının üzerlerinde bir de misafirleri vardır: Anemonlar....   Anemonlar hermit yengecine ahtopot gibi canlıların saldırılarına karşı koruma sağlarlar. Çünkü anemonların tentikül adı verilen uzantıları zehirlidir. Anemonlar da hermit yengecinin kabuğunda yaşayarak hem yengecin yediklerinin arta kalanlarından beslenir ve yengeç dolaştıkça o da farklı bölgelerdeki yeni yiyecek kaynaklarına ulaşır. Yengeç büyüdükçe daha büyük bir kabuğa geçer ve tabi ki anemonlarını da beraberinde yeni kabuğa taşır. Çünkü anemonlar olmadan yengecin hiçbir savunması yoktur. Anemonlar, normal şartlarda kendilerini bağlı oldukları kabuktan çıkartmaya çalışan hiçbir canlıya izin vermezler, sadece bu kabuk değişimi sırasında, hermit yengeçlerine izin verirler. Hermit yengeçleri de onları yeni kabuklarına taşır.

Birbirlerinin yeteneklerinden, özelliklerinden habersiz olan bu iki canlı; yani hermit yengeci ve anemonlar, doğadaki bu muhteşem uyumun ve ortak yaşamın örneklerindendir.

 

CANLILARIN ORTAK YAŞAMI, EVRİM TEORİSİNİN SONUDUR

Farklı türler arasındaki simbiyotik ilişki, evrim teorisi açısından hiçbir şekilde açıklanamayacak bir durumdur. Burada çok azını anlattığımız ortak yaşam örnekleri, evrimin sahte mekanizmalarının mantıksızlığını açıkça ortaya koyar. Evrimciler, ortak yaşam süren canlıları “olağanüstü bir durum”, “bu ilişkileri tanımlamak çok zordur” gibi üstü kapalı ve kaçamak cevaplarla geçiştirmeye çalışır. Çünkü simbiyotik ilişki içinde olan canlılar birbirleriyle yardımlaşarak yaşamlarını devam ettirirler. Bu da, evrim teorisinin anafikrini, yani canlılar arası rekabet düşüncesini tamamen çürütür.  Darwin’e göre tek başlarına yaşam mücadelesi içinde olması gereken canlılar, birbirlerine fayda sağlamaktadır. Türlerin birbirlerine fayda sağlamasının evrim teorisinin sonu olduğunu Darwin kendisi açıkça itiraf etmiştir:

 “Eğer bir türdeki herhangi bir yapıya ait bir parçanın başka bir türe faydalı olmak üzere oluştuğu kanıtlanabilirse, bu benim teorimin sonu olur. Çünkü doğal seleksiyonda böyle bir durum olamaz.” (Türlerin Kökeni, 1859, Bilmin Başyapıtları Baskısı, 1958, s. 164)

(Türlerin Kökeni, 1859, Bilmin Başyapıtları Baskısı, 1958, s. 164)

Evet... Darwin bu sefer haklı. Ne diyor?:  “Eğer bir tür başka türe faydalı oluyorsa, bu teorimin sonu olur”. Ortak yaşam süren türler, birbirlerine fayda sağlıyor ve bu gerçek de, daha bir çok gerçek gibi, Darwin teorisinin sonu olmuştur...

Simbiyotik ilişkiler Darwin’in teorisi için tam bir engeldir. Darwinistlerin simbiyotik yaşamlar için öne sürdükleri çaresiz açıklama; ortak yaşam süren canlıların “birlikte evrimleştiği” gibi hiçbir gerçekliği ve tutarlılığı olmayan bir izahtır. Çünkü bu canlıların büyük bölümünde, biri olmadan diğerinin yaşamını sürdürmesi mümkün değildir. Bu durumda eğer bir canlının sözde evrimleşerek var olduğu iddia edilse bile, diğeri olmazsa hayatta kalamazlar. Yaşamlarını devam ettirebilmek için belli hayvanlara ihtiyaç duyan bitkiler, o hayvanlar henüz ortaya çıkmadan nasıl var olabilmişlerdir? Aynı şekilde başka hayvanların varlığına gerek duyan hayvanlar, aynı anda var olmadan nasıl hayatta kalabilmişlerdir?

Bu noktada evrim teorisi tam bir çıkmaz noktadadır. Darwinistler ortak yaşam süren canlıların sözde evriminin aşama aşama nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir bir açıklama getirememiştir. Çünkü bütün canlıları olduğu gibi ortak yaşam süren canlıları da Allah bütün özellikleri ile birlikte bir anda yaratmıştır.

 

100 MİLYON YILLIK BERABERLİK

Fosil kayıtlarında da simbiyotik yaşamın çok eski tarihli örneklerine rastlamak mümkün. Örneğin termitler ile tek hücreli canlılar olan protozoanın, 100 milyon yıl önce ortak yaşam sürdükleri fosil kayıtlarında tespit edilmiştir. 

Amber içindeki bu termit 100 milyon yıl yaşında. Myanmar’ın tropik ve nemli bir ormanında muhtemelen bir kuş tarafından saldırıya uğradığı için yara almış ve ardından, daha sonra ambere dönüşecek yapışkan bitki özsuyunun içine düşmüş. Yara aldığında iç organlarında yaşayan tek hücreli canlılar olan protozoa dökülmüş. Böylece biyologlar, çok açık bir şekilde protozoa ve termitin 100 milyon yıl önce de ortak yaşadığını tespit edebilmişler.

Termitler ölü ağaçlardan elde ettikleri selüloz ile beslenirler. Ancak selülozu kendi başlarına sindiremezler. Bu besinleri sindirebilmek için bağırsaklarında yaşayan protozoa ismindeki tek hücreli canlılara bağımlıdırlar. Selülozu ancak protozoanın salgıladığı enzimlerle sindirilebilirler. Protozoa da bunun karşılığında, termitin bedeninde yaşayarak ihtiyaçları olan besinleri ve korunaklı ortamı elde ederler. Eğer tek hücreli canlılar termitlerin sindirim sisteminde olmasaydı, termitler, yedikleri besinleri sindiremedikleri için 15-20 gün içinde ölürlerdi. Aynı durum protozoa için de geçerlidir. Onların da yaşamak için termitlerin bedenine ihtiyaçları vardır. Allah bu minik canlıları birbirleriyle müthiş uyumlu sistemlerle yaratmıştır.

Oregon Devlet Üniversitesinden evrimci araştırmacı George Poinar bu ilişkiyi şöyle yorumlamıştır:

"Termitler ve protozoa arasında çok yakın bir ilişki var ve açıkça görülen değerinden dolayı çok uzun zamandır bu şekilde sabit. 100 milyon yıldır bu ortak yaşam örneğinin devam ediyor olduğunu görmek çok heyecan verici”

 

SONUÇ

Bu belgeselde sadece çok az bir kısmını aktarabildiğimiz, ortak yaşam sürdüren canlıların özellikleri hayranlık uyandırıyor. Birbirlerinin özelliklerinden tamamen habersiz, şuursuz canlıların doğada, böylesine uyumlu olarak ortak bir yaşam sürmeleri Allah’ın sanatıdır. Bakterilerden, termitlere, çiçeklerden, yengeçlere kadar büyük küçük her canlı, Allah’ın onlara ilhamıyla hareket eder. Evrimciler ise hiçbir bilimsel delili olmayan bir mantıkla bu düzenin rastgele, kör tesadüflerle meydana geldiğini iddia ederler. Canlıların, evrimcilerin iddia ettiği gibi birbirleriyle yarışarak değil, tamamen birbirlerine fayda sağlayarak yaşamlarını sürdürmeleri ise evrim teorisine tam bir darbe olmuştur. Bilim bize gösteriyor ki, canlıların yapıları tesadüflerle oluşamayacak kadar kompleks ve mükemmeldir. Her canlının sahip olduğu özellikler tek tek kendilerini yaratan üstün bir Aklın varlığını gösterir. Bilimin ortaya koyduğu her yeni keşif, canlıların güç sahibi bir Yaratıcı'nın, yani Rabbimiz olan Allah'ın eseri olduğunu bir kez daha ispatlıyor.

 

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.
(Şura Suresi, 29)

 

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/249963/simbiyoz-ortak-yasamhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/249963/simbiyoz-ortak-yasamSat, 10 Jun 2017 03:18:46 +0300
Yörünge 5 - Atmosferin Yapısı

YÖRÜNGE 5. BÖLÜM ATMOSFERİN YAPISI                                       

  1. ATMOSFERİN YAPISI
  2. ATMOSFERİN SINIRLARI NEREYE KADAR UZANIYOR?
  3. ATMOSFERİN KATMANLARI
  4. ATMOSFERİN 7 KATMAN OLMASI- KURAN MUCİZESİ
  5. UZAYDA YAŞAM -Uzayda Su Niçin Küre Şeklini Alır?
  6. SORU CEVAP BÖLÜMÜ –Neptün’de niçin karanlık noktalar var?

 

Dünya.... Uzay boşluğunda çok tanıdık bir yer... Gezegenimizin farklı olduğu uzaktan bakıldığında bile anlaşılıyor. Yaşamla dolu mavi gezegen....

Canlılık denizin altında, havada, karada her yerde.... Milyonlarca çeşit yaşam formuna ev sahipliği yapıyor. Mikroorganizmalar bile bizim için önemli.... Mükemmel bir ekolojik denge var. Güneş sisteminde eşsiz, hatta tüm evrende yaşam olduğunu bildiğimiz tek yer...

         Yörünge Belgesel dizisinin bu bölümünde dünyayı sarıp kuşatan ve yaşamamız için en büyük desteği bize sağlayan atmosferin yapısını anlatacağız.

         Atmosfer ile ilgili çoğu insan tarafından pek de bilinmeyen bazı gerçeklerden bahsedeceğiz. Başlıyoruz....

 

ATMOSFERİN YAPISI

Dünyanın yaşama elverişli olmasını sağlayan şartlar sadece su kaynakları, yeterli kütleye sahip olması ya da koruyucu zırhı olan manyetik alanı ile sınırlı değil... Çok önemli bir şart daha var; atmosferinin yapısı...

       Yağmurun yağması ve rüzgarın esmesi için Allah’ın yarattığı bir sebep.... Her tür hava olayının oluştuğu yer... Aynı zamanda bizi dünyanın hemen dışındaki son derece tehlikeli ortamdan, güneşin zararlı ışınlarından ve meteorlardan koruyan kalkan...

       Her an içimize çektiğimiz ve sürekli muhtaç olduğumuz oksijenin kaynağı... Uzayın dondurucu soğuğuna karşı, Dünya’nın ısısını korumasını sağlayan mükemmel bir örtü... Atmosfer.... Gezegenimizin yaşanabilir olmasını sağlayan dinamiklerde başrolü oynuyor.

       Atmosfer Dünyayı sarıp kuşatan gözle görmediğimiz çeşitli gazlardan oluşmuş 10 bin kilometreye kadar varan kalınlıkta taştan daha sert dev bir gaz okyanusudur. Ama aslında atmosfer çok incedir ve  Dünya’nın sadece %5’ini teşkil eder. Dünyanın ağırlığı ile kıyaslandığında herhangi bir ağırlığı bile olduğu söylenemez.

       Gezegenimiz her yönüyle sıra dışı..... Allah yaşamın gerektirdiği her şeyi Dünya’da yaratmış. Hayat burada.... milyarlarca insan.... trilyonlarca canlı  ve bitkilerle dolu....

     Yaşayabilmemiz için çok şart var. Bunlardan biri de dünyayı saran ve gözle görülmeyen hava tabakalarından oluşan atmosfer....En uygun sıcaklık, basınç ve en uygun oranda birbirine karışmış gazlardan oluşuyor. Atmosfere tamamen bağımlıyız......

 

         ATMOSFERİN SINIRLARI

       Peki Allah’ın bizi koruması için yarattığı atmosferimizin sınırları nereye kadar ulaşıyor? Nerede başlıyor nerede bitiyor? Yapısı nasıl? Şimdi bu soruların cevaplarını izleyelim....

       Aslında Dünya da uzayın bir parçası... Ancak ‘uzay‘ ifadesi ile çoğunlukla uzayın Dünya ve onun atmosferinin dışındaki kısmını kastederiz. Atmosferin en dış katmanı Dünya’nın yüzeyinden yaklaşık 960 km yükseklikte biter. Hatta 1000 km. irtifada bile Dünya’nın etrafında hidrojen atomlarından oluşan bir bulut tabakası bulunur. Ancak atmosferin en dış katmanının yoğunluğu düşüktür. Bu nedenle nerede bittiğini söylemek oldukça zor...

       Bilim insanlarının yaptığı tanımlamaya göre ise uzay deniz seviyesinden itibaren yaklaşık 100 km. yüksekte başlıyor.

 

ATMOSFERİN KATMANLARI

       Üstümüzdeki hava 7 katmandan oluşur. En alttaki troposfer iklimleri belirleyen katmandır. Dünyadaki havanın beşte dördünü oluşturur. Ama yalnızca 17 km yüksekliğe ulaşır; kutuplarda ise daha da alçaktır. Troposfer gezegenimizin etrafındaki ince mavi çizgidir.

Sonraki katman ise stratosfer... 50 km yüksekliğe ulaşır ve zararlı ultraviyole ışınlarının çoğunluğunu engelleyen ozon katmanını da ihtiva eder. 15 km.’den sonra ise atmosferin neredeyse %90’ını oluşturan gazlar artık aşağıda kalmaya başlar. Ve atmosferdeki basınç yeryüzündekinden %20 daha az, sıcaklık ise -60 derece civarında olur.

Atmosferin diğer katmanlarına geçmeden önce tek başına stratosfere çıkan bir kişiden bahsedelim. Felix Baumgartner....

2012’de Felix Baumgartner atmosferin sınırlarını zorlayarak 39 km’ye çıktı. Ve buradan yaptığı ses hızını aşan atlayışı ile hafızalarımıza kazındı. Bu atlayışı sırasında atmosferdeki  gazların %99’unun arasından geçti. Ve en yüksekten serbest atlayış alanında önemli bir rekor kırdı.

       Aslında Baumgartner’ın atlayışından tam 52 yıl önce hava kuvvetleri pilotu Joe Kittenger atmosfer deneyimini ilk yaşayan kişi ünvanını almıştı. Şimdi 60’ların teknolojisi ile bu atlayış nasıl başarıldı? Atmosferin üst katmanlarına nasıl çıkıldı? İzliyoruz...

       1960 yılında Hava kuvvetleri pilotu Joe Kittenger daha önce hiç kimsenin denemediği bir şeyi yapmaya karar verdi. Atmosferin üst katmanlarına çıkmayı...

Joe Kittenger’ın Konuşması

-Uzay şartları insan için çok tehlikelidir. İnsanın kanı 19 km. Yükseklikte kaynamaya başlar.

-İnsanoğlu ilk defa Excelsior Projesi ile uzay aracından çıkarak, uzay ortamında bulunmuştur.

       Exelsior projesi ile roketle değil dev bir helyum balonu ile bunu yapmayı planladı ve hedefine ulaştı. O yıllar Sovyetler Birliği ve Amerika arasındaki uzay yarışının başlangıç dönemiydi ve ilk kez bir insan uzay şartlarına çıkacaktı.

       Kittenger 31 kilometreye çıkarak stratosferin en yüksek kesimlerine kadar ulaşmayı başardı. Ve o yükseklikten atladı. İşte o anlar...

       Kalkıştan sadece 1.5 saat sonra Amerikalı pilot dünyaya uzaydan bakıyordu.

       Etrafında son derece tehlikeli bir uzay ortamı vardı. Ama Kittenger dünyadan yalnızca 31 km. yukarıdaydı. İnsan için uzay şartları sadece 19 km’den sonra başlar. Armstrong sınırı olarak da bilinen bu sınırda daha yüksek bir irtifada basınç tamamen kalktığından insan kanı kaynama noktasına gelir ve bu noktada uzay giysiniz yoksa anında ölürsünüz.

       Kittenger, atladıktan sonra saatte neredeyse 1000 km hızla yeryüzüne düşüyordu. Ama ilk başta bu düşüşe dair hiçbir şey hissedemiyordu. Atmosferin stratosfer tabakasında etrafında hava olmadığı için bu sessiz bir düşüş oluyordu.

Joe Kittenger’ın Konuşması

       Etrafınızda hava varmış gibi görünse de burada hava yok. Sanki siyanürle dolu bir odada gibisiniz. Tek bir nefeste öleceğinizi biliyorsunuz.

       Giydiğim basınç elbisesinin kumaşında hiç dalgalanma yoktu. Bu çok garip bir duyguydu. Görsel olarak referans alabileceğim hiçbir şey yoktu. O yüzden havada asılı kaldığımı sandım.

       Ancak atmosferin alt katmanlarından troposfere girdiğinde şiddetli bir rüzgarın içinden geçmeye başladı ve çok hızlı bir düşme içerisinde olduğunu fark etti. İniş sırasında, -70 °C derece gibi düşük sıcaklık deneyimini yaşadı. Daha sonra ise yere güvenli bir şekilde indi ve tarihe atmosferin sınırına çıkan ilk adam olarak geçti.

       Yalnızca 31 kilometre aşağıda güvenli rahat ve insanın alışık olduğu bir ortam vardı. Yere indiğinde şu sözleri söyleyecekti.

Joe Kittenger konuşma

       15 dakika önce uzayın sınırındaydım. Ama şimdi sanki cennetteyim. Ne kadar güzel bir gezegenimiz olduğundan haberimiz yok.

 Mezosfer- Bir diğer atmosfer tabakasına geçiyoruz. Stratosferden sonra yaklaşık 50 km üzerinde ise  3. katman mezosfer yer alır. Burası bizi meteorlardan koruyan katmandır. Kayan bir yıldız gördüğümüzde bu aslında atmosferimizin üst kısımlarında yanan bir meteordur.

       Atmosferimiz her gün dünyaya yağan meteor bombardımanına karşı, şeffaf yapısına karşın adeta çelikten bir set gibi bizi korumaktadır. Dünyanın yüzeyinin ay yüzeyindeki gibi delik deşik olmamasının sebebi bu katmandır.

Termosfer- 85 km’lik yükseklikten itibaren termosfer başlar. Atmosfer burada incelerek 100 km devam eder. Ve bu nokta uzayın başlangıcı olarak kabul edilir.

       Burası uzay mekiklerinin Dünyanın etrafında döndükleri katmandır. Aynı zamanda Güneş’in ölümcül ışınlarının dünyanın manyetik alanıyla kesişerek kutuplara doğru yöneldiği ve Auroraları oluşturdukları yerdir. Termosferden sonraki 3 katman ise Ekzosfer, İyonosfer, Manyetosfer’dir.

 

ATMOSFERİN KATMANLARI - KURAN MUCİZESİ

Dünya'nın atmosferi kimyasal içerik veya hava sıcaklığı ölçü alınarak yapılan tanımlamalarda, 7 katman olarak belirlenmiştir.

Bugün halen 48 saatlik hava durumu tahminlerinde kullanılan ve "Limited Fine Mesh Model" (LFMII) olarak adlandırılan atmosfer modeline göre de atmosfer 7 katmandır. (Ekranda Yazacak -Troposfer, Stratosfer, Mezosfer, Termosfer, Ekzosfer, İyonosfer, Manyetosfer.)

Kuran ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden biri, gökyüzünün yedi kat olduğudur.

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve O, her şeyi bilendir. (Bakara Suresi, 29)

Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi... Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti... (Fussilet Suresi, 11-12)   

Kuran'da pek çok ayette kullanılan gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır. Kelimenin bu anlamı düşünüldüğünde, Dünya göğünün,  yani atmosferin, 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

"Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?" (Nuh Suresi, 15)

O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır... (Mülk Suresi, 3)

Bu ayetlerde Türkçeye "uyum" olarak çevrilen Arapça "tibakan" kelimesi, aynı zamanda "tabaka, bir şeyin uygun olan kapağı ve örtüsü" anlamlarına da gelir ki, üst katın alt kata uygunluğunu vurgular. Kelimenin çoğul kullanımında ise "tabaka tabaka" anlamı kazanmaktadır. Ayette tarif edilen tabaka tabaka halindeki gök, kuşkusuz atmosferi en mükemmel şekilde ifade eden açıklamalardır.

20. yüzyıl teknolojisi olmadan tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan bu bilgilerin, 1400 yüzyıl önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de açıkça bildirilmesi ise elbette ki çok büyük bir mucizedir.

Bu konuyla ilgili bir diğer mucizevi yön ise Fussilet Suresi'nin 12. ayetinde geçen "Her bir göğe emrini vahyetti" ifadesinde yer almaktadır. Yani ayette Allah'ın her tabakayı belli bir görevle görevlendirdiği belirtilmektedir. Yağmurların oluşmasından zararlı ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansıtılmasından göktaşlarının zararsız hale getirilmesine kadar her tabakanın kendine özgü bir işlevi bulunmaktadır.

 

UZAYDA YAŞAM  / Uzayda Su Niçin Küre Şeklini Alır?

Uluslararası uzay istasyonunda su tabancasından püskürtülen su, çok ilginç bir şey yapar…. tam bir küre şeklini alır. İşte bu gördükleriniz boya enjekte edilmiş olan su damlaları ….

Suyun böyle mükemmel bir küre şeklini almasının sebebi sizin de tahmin edebileceğiniz gibi uzaydaki yerçekimsiz ortamdır. Su ile hava arasındaki sınırda su moleküllerinin bağı, hava moleküllerinin birbirlerine olan çekimlerine kıyasla daha güçlü bir çekime sahiptirler. Bu, bir yüzey gerilimi oluşturarak suyu içe doğru çeken bir kuvvet oluşturur. İçeri doğru yönelen kuvvet ise su damlasının mümkün olan en az yüzeyli şekle bürünmesine neden olur, ki bu da küredir. Dünyada ise bu yüzey gerilimine yerçekimi hakimdir. Bu sebeple su tabancasından çıkan su, damla şeklinde yere düşer.

 

SORU- CEVAP

NEPTÜN’DE NİÇİN KARANLIK NOKTALAR VAR?

Neptün’ün  atmosferindeki şiddetli fırtınalardan dolayı yüzeyinde dairesel ya da oval şekillerde siyah benekler görülür.  Bunlar aslında dev fırtınalar.. En ünlüsü ise gezegenin güney yarımküresinde meydana gelen … Saatte 2414 kilometre hıza ulaşan bu dev fırtına.... Öylesine yıkıcı ki Güneş Sistemindeki en güçlü fırtına olarak kayda geçmiştir.

 

SONUÇ

Üzerinde yaşadığımız bu harika gezegenin Allah tarafından bizim yaşamımız için özel olarak yaratıldığı çok fazla delil ile apaçık ortada olan bir gerçektir.

       Kuran'da ifade edildiği gibi yeryüzü Allah tarafından insan için "serilip-döşenmiştir". (Naziat Suresi, 30) 

Allah'ın Dünya'yı insan için yarattığını bildiren diğer bazı  ayetler ise şöyledir:

       Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

       "Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir." (Mümin Suresi, 64)

"Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu halde onun omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yiyin. Sonunda gidiş  O'nadır." (Mülk Suresi, 15)     

       Yörünge’nin bölümünün de  sonuna geldik bir sonraki bölümde yine çok farklı konular, çok farklı içeriklerle beraber olacağız. Hoşçakalın.

       

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/249025/yorunge-5---atmosferinhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/249025/yorunge-5---atmosferinhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/2-hd-belgeseller/atmosferin_yapisi.jpgMon, 29 May 2017 11:40:45 +0300
Hayat Nasıl Başladı?http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/248189/hayat-nasil-basladihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/248189/hayat-nasil-basladiSat, 20 May 2017 18:18:14 +0300Kut’ül-Amare Zaferi1. Dünya Savaşı yılları...

Kadim Mezopotamya toprakları...

Korkusuz Türk askerleri Dicle’nin kıyısındaki Kut bölgesinde dönemin en güçlü ordularından biri olan İngiliz ordusuna karşı amansız bir mücadele verdi. Yabancı işgal güçleri tarafından vatan toprakları saldırıya uğrayan Türkler Allah’ın onlara verdiği iman gücüyle bu topraklarda bir destan yazdı.

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı devleti dört bir yandan abluka altındaydı. İmparatorluk günden güne parçalanıyor, topraklarımız elimizden alınıyordu. Bu amansız saldırıya direnen Türkler dört bir cephede vatan savunması yapıyordu. Vatan toprağını korumayı ve bağımsızlığı namus bilen Osmanlının yiğit evlatları, dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olan İngilizleri Çanakkale’den geçirmediler. Batı Anadolu’da hüsrana uğrayan İngilizlerin hedefi bu kez Bağdat’tı. Peki İngilizler Bağdat’ı neden bu kadar önemli görüyordu?ara

İngilizler Bağdat’ı istiyordu çünkü zengin petrol yatakları bu topraklardaydı. Ayrıca İngilizler Basra Körfezi'ni ele geçirdikleri takdirde denizlere de tam hakimiyet sağlayacak ve o dönem sömürgeleri olan Hindistan ile direkt bağlantı sağlanabilecekti. Ve tabi İngilizlerin bölgedeki Arap aşiretlerine hükmetmesi de Osmanlı'ya karşı net üstünlük anlamına geliyordu. Bu da bölgenin tamamıyla kontrol altına alınması demekti.

İngiliz ordusu 22 Kasım 1914'te Basra'yı işgal ederek Irak cephesini açtı. General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri 24 Temmuz 1915 günü Bağdat’a doğru ilerlemeye başladı. Bu ilerleyiş karşısında Irak Umum Kumandanı Nurettin Bey komutasındaki birlikler 28 Eylül 1915 tarihinde Bağdat'a yaklaşık 30 km mesafede bulunan Selman-ı Pak bölgesine taktiksel olarak çekildi. İngilizler, 6 ay sonra yaşanacaklardan habersiz, 29 Eylül 1915'te zafer edasıyla Kut şehrini ele geçirdiler. Ancak bu işgal dönemin İngiliz ordusu için bir felaketin başlangıcı olacaktı.

Osmanlı askerlerinin taktiksel olarak boşalttığı Kut’ül-Amare’yi üs olarak kullanan İngiliz ordusunu zor günler bekliyordu. Karşı saldırıya geçen Osmanlı birlikleri 5 Aralık günü Kut’ül-Amare önlerine geldi. Aralık ayı boyunca Kut’ül Amare’de sıkıştırılan İngiliz birlikleri şiddetli çarpışmalar sonrasında 27 Aralık’ta kuşatılarak çember içine alındı. Bu sıkı kuşatmanın yarılması için İngiliz birliklerine zaman zaman yardım desteği gönderiliyordu. Ancak nehirden yapılan cephane ve yiyecek yardımı yeterli olmuyordu. İngiliz ordusu şehirde sıkışıp kalmış, İngiliz birlikleri Kut’ül Amare’de büyük kayıplar veriyordu.

Kütul Amare’de Türk ordusu tarafından kuşatılan İngiliz birlikleri için kaçınılmaz son yaklaşıyordu. Kuşatma biraz daha devam ederse perişan durumda olan İngiliz ordusu tümüyle yok olabilirdi. Bu aşamada, İngiliz derin devletinin karanlık işlerinde kullandığı sonradan Arabistanlı Lawrence olarak ünlenen ajan Thomas Edward Lawrence son çare olarak bölgeye gönderildi.

ARABİSTANLI LAWRENCE, KUTUL AMARE’DE

Nisan 1916’da Kutü’l-Amare’de Osmanlı birlikleri tarafından kuşatma altına alınan General Townshend komutasındaki 13 bin kişilik İngiliz birliğini kurtarma operasyonu için ajan Lawrence, İngiliz Savaş Bakanlığı’nca gizli görevle Irak’a gönderilmişti. Lawrence, Albay Beach ve Türkçe’yi iyi konuşan bir başka ingiliz ajanı Aubrey Herbert ile birlikte, Türk Generali Halil Paşa'ya, kuşatılmış olan İngiliz garnizonunu serbest bırakması için önce bir milyon Sterlin, kabul etmezse iki milyon Sterlin rüşvet teklifiyle gönderilmişti. Halil Paşa bu İngiliz önerisini büyük bir öfkeyle reddetti.

İngiliz derin devletinin Kut’ül Amare kuşatmasını kaldırabilmek amacıyla Halil Paşa’ya rüşvet teklifi için özellikle ajan Lawrence’ı seçmesinin önemli etkenlerden biri onun Türklere duyduğu nefretti. İngiliz ajan Lawrence, 5 Nisan 1913'de Oxford'dan Bayan Reider'a gönderdiği mektubunda Türklere karşı olan düşmanlığını şöyle ifade ediyordu.

(Aziz Türk Milleti’ni tenzih ederiz)

...Türkiye'ye gelince, Türkler aşağı! Ama korkarım ki onlarda hayat değil, yapışkanlık var. Onların kayboluşu, bir zamanlar iyi yönetim yetenekleri olan Araplar için bir fırsat oluşturacak. i]

İngiliz gizli servisi ajanı Lawrence, Türk düşmanlığı da dahil olmak üzere İngiliz derin devleti mensuplarının klasik tüm özelliklerini taşıyordu. Lawrence’ın özgeçmişini kaleme alan David Garnett onu, “kendini beğenmiş, eza çekme ve zulme uğrama kompleksine sahip bir kişilik"[ii] olarak tarif ederken bir başka yazar Richard Aldington’a göre Lawrence, “yapmacık ve övünmekten hoşlanan biri, kendi kendine önem vermiş bir egoist, hatta homoseksüel”di.[iii]

KUTUL AMARE’DE İNGİLİZ BİRLİKLERİ TESLİM OLDU

Kut’ül Amare kuşatmasını sona erdirebilmek için rüşvet dahil her yolu deneyen İngiliz derin devletinin tüm çabaları sonuçsuz kalır ve 6 ay süren kuşatmanın sonunda İngiliz ordusu, 29 Nisan günü Türk ordusuna teslim olur. Başta Tümen Komutanı General Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 asker Türk ordusu tarafından esir alınır. Bu yenilgi Avrupa’da şok etkisi oluşturmuştu. Gazeteler “İngilizlerin Çanakkale’den sonraki en büyük hezimeti” değerlendirmesi yapıyorlardı. Bu, İngiliz tarihinde tek bir kuşatmada bu kadar çok sayıda askerin esir düştüğü tek savaştı. İngiliz tarihçisi James Morris, Kut'un kaybını "Britanya askeri tarihindeki en aşağılık şartlı teslim" olarak tanımlar.

1. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale’den sonra gelen, Türklerin bu ikinci zaferi ülkenin dört bir yanında, bedenlerini düşmana siper edip vatan topraklarını savunan askerlerimiz için büyük bir moral oldu. Bu öyle iyi bir haberdi ki Osmanlı lirasının piyasadaki değeri bile artmıştı.

İNGİLİZ DERİN DEVLETİNİN MÜSLÜMANI MÜSLÜMANA KIRDIRMA TAKTİĞİ

İngilizler, Çanakkale’de olduğu gibi Kut kuşatmasında da kendi sömürge toprakları olan Hindistan’dan askerler getirmişlerdi. Bu askerlerin büyük bölümü Müslüman’dı ve din kardeşleri olan Müslüman Türklere karşı savaşmak istemiyorlardı. Nisan 1915’te Hint alaylarından birine ait 3 Trans Border Pahtan Bölüğündeki askerler Türklere karşı savaşmak istemediklerini açıkça söylemişlerdi. Kut kuşatmasının hemen öncesinde 17–19 Temmuz 1915 tarihinde 5 Müslüman Hintli er, silahlarıyla kaçarak Türklere iltica etmişti. Bu Hintli askerler sorgulanınca İngiliz ordusunda görevli çok sayıda Hintli Müslüman askerin de Türklere iltica etmek istedikleri öğrenilmişti.

Osman Bey Tepesi hücumunda yaşananlar da Hint askerlerinin İngilizler tarafından zorla Türklere karşı kullanıldığını göstermişti. Hücum sırasında Türk tarafına geçmek isteyen Hint askerlerine,  İngiliz askerleri arkadan ateş etmişti.[1] Kuşatma boyunca 147 Hintli Müslüman asker Türk bölgesine sığındı, bir o kadar da başarısız sığınma girişimi yaşanmıştı. Türklerin tarafına geçemeyenler de savaşmamak için sağ ellerinin işaret parmaklarını yaralıyorlardı. Daha kuşatmanın başında 500 Müslüman Hint askerinin hasta olmadığı halde hasta olduğunu iddia ederek Müslüman Türklere karşı savaştan geri durması General Towshend’ı çileden çıkarmıştı. Buna bir çözüm bulunmalıydı yoksa İngiltere büyük bir kayıp verecekti.

Büyük Britanya ordusunda görev yapan İngiliz askerlere göre daha az maaş alan ve daha az yemek verilen Hint Müslüman askerlerini, Türklere karşı savaşa ikna edebilmek için bir kez daha İngiliz ajanları devreye girdi. Kadın ajanlardan Gertrude Bell, ajan Aubrey Herbert ve başta Arabistanlı Lawrence olmak üzere İngiliz derin devletinin pek çok elemanı on binlerce Hintli Müslümanı İngiliz ordusu tarafında Türklere karşı savaştırabilmek için bölgedeydi. İngilizler Çanakkale’de olduğu gibi zorlu savaş koşullarında kendi askerlerini riske atmayıp silah zoruyla ordularına kattıkları, olanlardan habersiz Müslüman Hintlileri kullandılar. Hintli askerleri psikolojik olarak ikna etmek için savaş alanlarının isimlerini bile değiştirdiler.

İngiliz birlikleri Aziziye’de Selmanıpak’a ilerleme hazırlıkları yapıyordu. Burası Peygamberimiz (sav)’in yanında savaşlara katılan sahabe Selman-ı Farisi’nin türbesinin bulunduğu yerdi. Eğer Hintli Müslüman askerler bunu öğrenirlerse Türklere karşı savaşmayı bırakabilirlerdi. Bunu önlemek için General Towshend buranın ismini, eski çağlarda kullanılan adıyla Ctesiphon olarak değiştirdi. Her türlü hileye başvurarak Hindistan’dan zorla savaşmaya getirdiği Hintli Müslümanları, Kut'ül-Amare'de Müslüman Türk kardeşlerinin üzerine saldırtan İngiliz derin devleti, 23 bin Hintli Müslümanın zorlu savaş koşullarında ölümüne sebep oldu.

OSMANLI ÜMMET RUHU

İngiliz derin devleti, Osmanlı’yı içten çökertmek amacıyla Balkanlar’da, Arap Yarımadası’nda, Hindistan’da Osmanlı tebaasını merkezi yönetime karşı kışkırtma politikaları izliyordu. Bu sayede, Osmanlı’nın parçalanmasını İngiliz askerlerini riske atmadan hızlı ve pratik yollardan halledebilecekti. Geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı topraklarında İngiliz derin devletinin elemanları radikal milliyetçilik propagandasını tebaalara yayarak bölgesel isyan ve ayrılıkları körüklediler. Bu propagandada en büyük hedef, Halife'nin "Cihad-ı Ekber" yani “Büyük Savaş” ilanını etkisiz kılmaktı. Eğer Hintliler ve Araplar Osmanlı bayrağı altında birleşip savaşacak olursa bu dönemin İngilteresinin sonu olurdu. Bunu önlemek için, derin devlet elemanlarını Osmanlı coğrafyasına yayıp fitne tohumlarının çoktan yeşermesini sağlamıştı. Arabistanlı Lawrence adıyla tanınan ajan Lawrence ve kadın ajan Gertrude Bell başta olmak üzere İngiliz derin devletinin Ortadoğu’da görevlendirdiği yüzlerce ajan, Bağdat, Kahire arasındaki Arap bölgesinde faaliyet yapıyordu. İngilizlerin, Osmanlıya karşı Arapları ayaklandırma girişimlerine Kürt ve Arap aşiretler karşı koydular. Kut’ül Amare’de kazanılan zaferde, Osmanlı ile hareket eden Kürt aşiretlerin, bir kısım Arap aşiretlerin hatta Şii Arap aşiretlerin rolü büyük oldu. Mekke emiri Şerif Hüseyin emrindeki Araplar dışında 1. Dünya Savaşı boyunca meskun yerlerde Türklere isyan eden Arap olmamıştı. Araplar ve Kürtler, Çanakkale’de, Aydın’da Türk kardeşleriyle omuz omuza çarpışıp şehit oldular. [iv]

KUT’UL AMARE’NİN FATİHİ HALİL PAŞA’NIN ZAFER MEKTUBU

Yüzyıllarca Osmanlı’ya bağlı olarak Halife’nin himayesinde huzur ve güven içerisinde yaşayan Araplar, Kürtler, Hintliler, Balkan Müslümanları 1. Dünya Savaşı’nda İslam topraklarını düşman işgalinden kardeşlik ruhuyla hareket ederek korumaya çalıştı. Bu uğurda Arap, Kürt, Şii, Sünni, Arnavut, Çerkez her ırktan, her etnik gruptan on binlerce Müslüman şehit oldu ama düşmana boyun eğmedi. Kut’ül Amare’de dönemin en güçlü ordularından biri olan İngiliz ordusuna karşı kazanılan zafer de bu kardeşlik ve birlik ruhunun feveran ettiği anlardan biriydi.  Bu zaferin büyük kumandanı Halil Paşa’nın 29 Nisan 1916 tarihli emri, o gün canlarını Allah için, İslam için, vatan için, bayrak için feda eden Müslüman evlatlarının asil ruh halini şu muhteşem sözlerle anlatıyor.

Orduma;

Arslanlar!

1- Bugün Türklere şeref'ü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın müşemmes semasında (güneşli gökyüzünde) şühedamızın (şehitlerimizin) ruhları şad'ü handan (sevinçle) pervaz ederken (süzülürken), ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

2- Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah'a hamd-ü şükür eylerim. Allah'ın azametine bakınız ki, bin beş yüz senelik İngiliz Devleti'nin tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran Türk süngüsü oldu. İki senedir devam eden Cihan Harbi böyle parlak bir vaka daha göstermemiştir.

3- Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut'u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10.000 neferini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut'da 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.

4- Şu iki farka bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır (zorlanacaktır).

5- İşte Türk sebatının (sabrının) İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale'de, ikinci vakayı burada görüyoruz.

6- Yalnız süngü ve göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tekemmül eden (olgunlaşan) vaziyet-i harbiyemiz karşısında muvaffakiyeti atiyemizin (gelecekteki başarımızın) parlak bir başlangıcıdır.

7- Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken (kutlarken) şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar. Şühedamız, (şehitlerimiz) hayatı ulyatta, semavatta (gökyüzünde) kızıl kanlarla pervaz ederken (süzülerken), gazilerimiz de atideki (gelecekteki) zaferlerimizle nigehban olsunlar.

Mirliva Halil

Altıncı Ordu Komutanı

29/Nisan/1916- Bağdat

Unutturulmak istenen 29 Nisan Kut Bayramı

29 Nisan Kut Bayramı. Bu belki sadece dedelerimizin hatırladığı hatta onlara da unutturulmaya çalışılan bir bayram. Oysa Kut’ül Amare’nin büyük kumandanı Halil Paşa zafer konuşmasında ne demişti? “Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken (kutlarken) şehitlerimize Yasinler, Tebarekeler, Fatihalar okusunlar.” Evet, Paşamızın bu emri Türkiye’nin NATO´ya üye olduğu 1952 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yerine getiriliyor, 29 Nisan “Kut Bayramı” olarak kutlanıyordu. Ancak Kut'ül Amare Zaferi'nin sürekli hatırlanması İngiliz derin devletinin hoşuna gitmemiş olacak ki, Türkiye’nin NATO üyeliğinin hemen ardından, İngilizlerin isteğiyle, bu şanlı zaferimiz hem milli eğitim müfredatından çıkarıldı hem de her yıl ülke çapında yapılan kutlamalar durduruldu. Amaç yeni nesillerin bu zaferi bilmemesi, eskilerin de unutmasıydı. Ancak İngiliz derin devletinin bu oyunu da bitti ve artık Kut’ül Amare Zaferi her yıl 29 Nisan’da büyük kutlamalarla, Kuran kıraatleriyle coşkuyla anılıyor.

Tarihi belgeler bize İngiliz derin devletinin, tarihin her döneminde entrika ve hilelere başvurarak halkları kandırıp, kapsamlı savaşlar çıkarmaktan geri kalmadığı gösteriyor. O dönemde, çeşitli milletlere mensup 9 milyon ölü, 30 milyon kayıp, sakat ve yaralı insanı geride perişan bırakan İngiliz derin devletinin zihniyeti bugün de devam ediyor. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında çeşitli oyunlarla barıştan yana olan ABD’yi oyuna getirerek dünyayı savaşa sürükleyen de bugün Ortadoğu’yu kana bulayan da yine İngiliz derin devletinin entrikalarıdır. “Kimyasal silah var” diyerek ABD’yi Bağdat’a işgale ikna eden İngiliz derin devletidir. O günden bugüne Ortadoğu’da akan kan bitmedi. Saldırının, patlamanın yaşanmadığı, bir masum çocuğun şehit olmadan güneşin battığı tek bir gün neredeyse olmadı. İngiliz derin devleti “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” ideali için Ortadoğu’yu dev bir karanlığa, felakete sürükledi. Sözde Arapları korumak, onları özgürleştirmek, barış ve demokrasiyle tanıştırmak adına milyonlarca masum Müslümanı, başlarına bombalar yağdırarak şehit eden, on milyonlarcasını da dul, yetim, öksüz, mülteci, hasta, sakat ve yaralı hale getiren “üst-akıl” İngiliz derin devletidir.

 

 
[1] Vahdet Keleşyılmaz, Teşkilâtı Mahsûsa’nın Hindistan Misyonu (1914–1918), Atatürk Araştırma 
Merkezi, Ankara 1999, s.137-138. 


[i] David Gamet (cd.), The Letters of T. E. Lawrence of Arabia, Londra 1964, s. 15a.

[ii] David Gamet (cd.), The Letters of T. E. Lawrence of Arabia, Londra 1964, ss. 351-3

[iii] Richard Aldington, Lawrence of Arabia: A Biographical Inquiry, Londra 1969.

[iv] Feridun Kandemir, Medine Müdafaası, İstanbul, 2007.

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/246812/kutul-amare-zaferihttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/246812/kutul-amare-zaferihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/50-kisa-filmler-mutlaka-izleyin/kutul-amare-zaferi.jpgMon, 01 May 2017 20:19:14 +0300
Sonsuz Hayatın Kapısı Ölümhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/246546/sonsuz-hayatin-kapisi-olumhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/246546/sonsuz-hayatin-kapisi-olumWed, 26 Apr 2017 17:24:43 +0300Ashab-ı KehfKutsal kitabımız Kuran-ı Kerim'de aktarılan geçmiş kavimlere dair kıssalar insanlara pek çok konuda yol göstericidir. Peygamberlerin hayatları, kavimlerine yaptıkları tebliğler ve uygulamaları iman edenler için birer örnektir. Bunun yanı sıra Kuran'da geleceğe dair işaretler ve müminlerin üzerinde düşünmesi gereken bazı sırlar da vardır. Kehf Suresi bunlardan bir tanesidir.

Kuran'ın "Kehf" (yani mağara) isimli 18. suresinde, Allah'ı tanımayan, inananlara karşı baskı ve zulüm uygulayan bir rejimden sakınmak için bir mağaraya sığınan gençlerden söz edilir.  Ashab-ı Kehf'in yaşadığı şehir ve sığındığı mağara konusunda çeşitli kaynaklarda değişik yerler gösterilmektedir. Bu mağaranın neresi olduğuyla ilgili hem Müslüman, hem Hıristiyan kaynaklara göre en makul görünen bir kaç yer vardır. Bu yerlerden biri Efes’te, biri Tarsus’ta, bir diğer görüş ise mağaranın Afşin’de olduğudur.

Genellikle Hıristiyanlar tarafından kabul edilen görüş, Kehf Ehli’nin sığındığı mağaranın Efes’te bulunan 7 uyuyanlar mağarası olduğudur. (Görüntüye Altuğ Bey girene kadar şu görüntü kullanılabilir. KEHF 0.MOV) Ashab-ı Kehf'in Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen Efes’te yaşamış olması, onlara göre büyük ihtimaldir. Bazı Müslüman tefsirciler de Efes’deki Yedi uyuyanlar mağarasının Kuran’da bahsi geçen mağara olduğunu düşünürler. (Efesteki çekimlerden şu görüntüler kullanılabilir: SGNFLM_S001_S001_T061.MOV. SGNFLM_S001_S001_T057.MOV (Altuğ bey görüntüye girene kadar) Ya da: SGNFLM_S001_S001_T059.MOV, SGNFLM_S001_S001_T060.MOV)

Ashab-ı Kehf'in yaşadığı yer olarak gösterilen ikinci yer ise Tarsus'tur. Gerçekten de Tarsus'un kuzeybatısında Encilüs veya Bencilüs adıyla bilinen dağda Kuran'daki tariflere uygun bir mağara vardır. Tarsus fikri birçok İslam aliminin de ortak görüşü olmuştur.

Hemen hemen tüm Hıristiyan kaynaklar, Kuran’da Kehf Suresi’nde haber verilen Kehf Ehli gençlerinin sığındıkları mağaranın bulunduğu yer olarak Türkiye’de 3 yerden bahsederler. Bunların birisi Efes’tedir, diğeri Kahramanmaraş Afşin’de, ve şu an bizim dikkatimizi çeken yer ise Mersin’in Tarsus ilçesinde bulunan Yedi Uyurlar Mağarasıdır.  Müslüman tefsircilere göre Kuran’da bildirilen Kehf Ehli’nin sığındığı mağara ve olayların geçtiği yer kuvvetle muhtemel yer olan Tarsus’tayız.

Burada bulunan Yedi Uyuyanlar Mağarasına ismini veren Yedi Uyurların Kuran’da Kehf Suresi’nde haber verilen Kehf Ehli gençleri olduğu düşünülmektedir. Biz de şimdi Kuran’da anlatılan Kehf Ehli’nin bulunduğu varsayılan mağarada bulunuyoruz.

Kehf Suresi'nin bahsi geçen gençlerin bir mağaraya "sığındıkları" bildirilmektedir. Kehf Ehli'nin mağaraya sığınmalarının nedeni dönemin baskıcı sisteminin oluşturduğu ortamdır. Kendi fikirlerini rahatça söyleyemeyen, doğruları anlatamayan, Allah'ın dinini gerektiği gibi tebliğ etmeleri engellenen Kehf Ehli, çözümü bu toplumdan uzaklaşmakta bulmuştur.

İslami kaynaklarda Ashab-ı Kehf (yani Mağara arkadaşları) olarak adlandırılan ve  7 genç kişiden oluşan bu arkadaş grubunun hikayesi şu şekilde :

Ashab-ı Kehf Hıristiyanlığı seçer ve putperestliği reddederler. Bundan dolayı da yaşadıkları dönemin din karşıtı hükümdarının baskı ve zulmü ile karşılaşılar. Bulundukları topluma putperestliği terkedip, Allah'ın dinine yönelmeleri konusunda birçok uyarılarda bulunurlar. Toplumun dine çağırmalarına kayıtsız kalmaları, imparatorun baskıyı arttırması ve ölüm ile tehdit edilmeleri sebebiyle gençler yaşadıkları yerden uzaklaşmaya karar verirler. Ayetlerde Allah'ı bırakıp imparatora ve din karşıtı bir sisteme boyun eğmeyi kabul etmeyen bu gençlerin şöyle dedikleri haber verilir:

Şeytandan Allah’a sığınırım

... Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? (Kehf Suresi, 14-15)

Allah, Kehf kıssasında, inkarcı kavimlerinden ayrılan iman sahibi gençlerin, yaşadıkları yerden uzaklaşıp mağaraya sığınmayı tercih ettiklerini Kehf Suresi’nin 16. ayetinde şöyle bildirilir:

 (İçlerinden biri demişti ki:) "Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın." (Kehf Suresi, 16)

Ayette Kehf Ehli'nin inkarcıların fikir sisteminden tamamen ayrıldıkları, uzaklaştıkları ifade edilmektedir. Bu ayrılık, inkarcılarla iman edenler arasında fikri bir çatışma meydana getirmiştir. Ve inkar edenler Müslümanlar üzerinde bir baskı oluşturmuşlardır. Bu baskının neticesinde iman edenler kendilerini tamamen tecrit etme ve inkarcılardan tamamen koparma ihtiyacını hissetmişlerdir. Mağaraya sığınma da bu tecrit durumunu ifade etmektedir. İşte biz de şu anda ayette bahsi geçen Ashab-ı Kehf gençlerinin sığındığı düşünülen mağaradayız.

Allah, Kehf Suresi 14. Ayette bu gençlerin Kendisi'ne iman etmede ne kadar kararlı ve sabırlı olduklarını da bildirmiştir.  

Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız." (Kehf Suresi, 14)

Ayette, Kehf Ehli'nin gizlendikleri dönem sona erdiğinde, kralın karşısına çıktıkları belirtilmektedir. Bu dönem, Allah'tan başka güçlerin ilah haline getirildiği, inkarın insanlar arasında yayıldığı ve din ahlakından uzaklaşıldığı bir dönemdir. Müslümanların inançları baskı altına alınmıştır. Buna rağmen Kehf Ehli krala hiçbir koşulda "Allah'a Bir olarak iman etmekten" vazgeçmeyeceklerini, Allah'tan başka hiçbir şeye tapmayacaklarını söylemişlerdir. Eğer usulen de olsa tersini söyleyecek olsalar, bununla Allah'a karşı suç işlemiş olacaklarını samimi kanaatleri olarak ifade etmişlerdir.

Ahir zaman da, insanların Yüce Allah'tan başka ilahlar edindikleri, inkarı yaygınlaştırdıkları bir dönemdir. Aynı şekilde ahir zamandaki samimi Müslümanların da, dönemin baskıcı ve totaliter rejimleri karşısında imanlarını aynı kararlılık ve cesaretle korumaları gerekmektedir.

Dönemin baskıcı, zalim ve otoriter kralı karşısında gösterdikleri bu cesur ve kararlı tutum, onların samimi Müslümanlar olduklarının da bir delili niteliğindedir. Herşeyi kaderde en güzel şekilde Allah yaratır ve Allah dilemedikçe hiçbir güç onlara bir zarar veremez. Bu gerçeği bildikleri için çok güzel bir tevekkül ve kararlılık örneği göstermişlerdir. Ayette geçen "raptetmiştik" ifadesi herşeyi kaderde Allah'ın yaptığına bir işarettir. İman edenlere zorluklar ve sıkıntılar karşısında sabretme gücünü de, kararlılığı da veren Allah'tır.

Ayrıca Kehf ehlinin Allah'a olan güçlü bağlılığının ve sadakatinin önemli belirtilerinden biri bu kişilerin genç olmaları.  Kehf Ehli, genç olmalarına rağmen, bu gençliklerinin kendilerine sağladığı tüm imkanları, Allah'ın rızasını kazanmak için kullanmaya adamışlardır. 

Allah'a ibadet edebilmek için, herşeyden vazgeçip bir mağaraya sığınmayı göze almış olmaları ve böylesine bir kararlılık göstermeleri, şüphesiz ki bu gençlerin Allah'a olan güçlü sevgileri, bağlılıkları ve sadakatleriyle açıklanabilir. Allah Kuran'da, Kehf Ehlinin Allah'a olan güçlü imanlarını ve göstermiş oldukları teslimiyetli tavırlarını şöyle bildirir:

Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini Bizim şaşılacak ayetlerimizden mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi ki: "Rabbimiz, Katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl). (Kehf Suresi, 9-10) 

Gençlerden oluşan Kehf Ehli'nin yaşadıkları alışılmışın dışında, metafizik olaylardır. Hayatlarının her anı mucizevi gelişmelerle doludur.  Kehf ehlinin mağaraya çekildikten sonra uzun yıllar mağarada uyudukları bir sonraki ayette şöyle anlatılır:

Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).”  (Kehf Suresi, 11)  

Günümüzde de bir kısım Müslümanlar bir nevi rahmani uyku içindedirler. Bu sayede, insanları dinden uzaklaştırmaya çalışan materyalist ideolojilerin sebep olduğu belaların dehşetinden ve şiddetinden etkilenmemektedirler. Bu maddeci akımlar yüzünden oluşan ahlaki dejenerasyondan, zulüm ve kargaşadan etkilenmeden Kuran ahlakını yaşamayı sürdürmektedirler.

Onların Sayısını Sadece Allah ve Az Sayıda Kişi Bilmektedir

Çeşitli dini kaynaklarda Kehf ehlinin 7 gençten oluştuğu anlatılır. Mağaranın ismi de bu yüzden “Yedi Uyurlar” olarak anılır. Kuran ayetlerinde kaç kişi olduklarına dair bilgi şöyle verilmiştir:

(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: "Üç'tüler, onların dördüncüsü köpekleridir." Ve: "Beştiler, onların altıncısı köpekleridir" diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş atmaktır. "Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir" diyecekler. De ki: "Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez." Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. (Kehf Suresi, 22)

Bu ayette Kehf Ehli'nin kaç kişi oldukları hakkında zanla tahminlerde bulunan insanların durumundan bahsedilmektedir. Oysa ayette bu sayıyı sadece gaybın tek sahibi olan Rabbimizin bildiği ve bu bilgiyi de ancak az sayıdaki kullarına bildirdiği ifade edilmektedir.

Ayetin devamında, bilinmeyen bir konu üzerinde tartışmanın, sürekli yeni fikirler getirmenin, tahminlerde bulunmanın doğru olmadığı da bildirilmektedir. Böyle bir tartışma ayette, "bilinmeyene-gayba taş atma" olarak ifade edilmektedir. 

Ayetinin sonunda geçen "onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma" şeklindeki ifade ise iman edenlerin vahiyle bildirilenlerin dışında hiçbir bilgiye rağbet etmemeleri gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü gaybı bilen Allah'tır. İnsanların kendi bilgilerine, zanlarına ve yorumlarına dayanarak ortaya attıkları yanlış rivayetlerin müminler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Dolayısıyla kaynağı belli olmayan, ağızdan ağıza dolaşarak gelen, kulaktan dolma aktarılan, uydurma rivayetlere, haberlere önem vermemeyi Allah bu ayetle yasaklamaktadır.

Bu ayette dikkat çekilen bir diğer konu da Kehf ehlinin köpekleridir. Kehf Suresi 18. Ayette deSen onları uyanık sanırsın, oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu.” ifadesiyle Kehf Ehli'nin köpeklerinden söz edilerek, müslümanların hayvan sevgisine de dikkat çekilmektedir. Ayrıca Müslümanların güvenlik amacıyla bekçi köpeği bulundurabileceklerine işaret edilmiş olabilir. Müminler, hayvanları koruma amacının dışında,  onlara duydukları sevgi ve şefkat nedeniyle de yanlarında tutarlar. Köpek güvenilir bir canlıdır, dostane bir tavrı vardır, sahibine sadıktır, tehlikeyi hemen fark edebilecek kadar hassastır ve refleksi çok yüksektir. Dolayısıyla ayette, Müslümanların öncelikle Allah'a sığınıp, daha sonra da kendilerini koruyup kollamak için bir tedbir olarak bekçi köpeği edinebileceklerine işaret ediliyor olabilir.

Ashab-ı Kehf’in Mağarada Kalış Süresi

Ayetlerde Ashab-ı Kehf'in mağarada uyku halinde  kaç yıl kaldıkları tam olarak bildirilmez. Bunun için yıllar yılı tabiri kullanılır ki sürenin çok kısa olmadığı buradan anlaşılmaktadır. Ayette üç yüz yıl kaldıkları bildirilmektedir. Uyanmalarına yakın bir zamanda bu süre uzatılmış ve üç yüz yılın üzerine dokuz yıl daha eklenmiş olabilir. Böylece onlar mağarada üç yüz dokuz yıl kalmış olabilirler. Ayet şu şekildedir:

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar. De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz." (Kehf Suresi, 25-26)

Mağaranın Konumu

Kuran tefsirlerinde Kehf ehlinin uyuduğu mağaranın ağzının kuzeye baktığından ve bu nedenle güneş ışığının içeri girmediğinden de söz edilir. Böylece mağaranın önünden geçen birinin içeriyi görmesi de mümkün değildir. Bu durum Kuran’da şu şekilde bildirir:

"(Onlara baktığında) görürsün ki, güneş doğduğunda onların mağaralarına sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser geçerdi ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu, Allah'ın ayetlerindendir." (Kehf Suresi, 17)

Kehf Ehli’nin yaşamlarından alınacak bazı dersler

Daha sonra Allah'ın takdir ettiği zamanda, O'nun dilemesi ile bu gençler uyanmışlardır. Ayette Kehf Ehli'nin mağarada ne kadar süre kaldıklarıyla ilgili aralarında bir konuşma geçtiği de aktarılmakta, ardından ise bir kişinin "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir" dediği bildirilmektedir.

Burada önemli olan husus, anlaşılmayan ya da sonucu bulunamayan herhangi bir konu olduğunda, müminlerin hemen "Allah bilir" deyip, hayır ve hikmeti Allah'a bırakmalarıdır. Çünkü gaybı sadece Allah bilmektedir. O nedenle de insanların bilmedikleri bir konu üzerinde tartışmaları, cevabını araştırıp bulmaya çalışırken bunun sıkıntısını yaşamaları tevekküllü bir tavır olmaz. Önemli olan o anda gösterilen teslimiyet ve hemen kaderin hatırlatılmasıdır.

Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin." (Kehf Suresi, 19)

Bu ayette müminlere başka işaretler daha bulunmaktadır.  Bunlardan birincisi müminlerin alışverişe gönderdikleri kişiden herhangi bir yiyecek değil, temiz yiyecek istemeleridir. İman edenlerin temizlik konusundaki hassasiyetleri pek çok Kuran ayetinde bildirilmektedir. Kehf Suresi'nin bu ayetinde dikkat çekilen diğer bir husus da  müminlerin her zaman için nezaketli ve saygılı olmalarıdır. Bu, Allah'ın Kuran'da bildirdiği güzel ahlakın bir gereğidir.

Ayetin sonunda ise “sakın sizi kimseye sezdirmesin” diye belirtilmiş ve bunun gerekçesi bir sonraki ayette açıklanmıştır:

Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız."  (Kehf Suresi, 20)

Bu ayette "taşa tutarlar" ifadesiyle terörist bir karakter tarif edilmektedir. Günümüzde de dinsiz ideolojilerin etkisi altında kalan insanlarda bu karakter açıkça görülür. 

Kehf kıssasında ayrıca ayetlerde üzerilerine bina ve mescit yapılması için tartıştıkları bildirilir. Tam da mağaranın yanında Encülüs dağının doğu tarafında bu mescidin inşa edildiğini görüyoruz.

...(Onları görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı, (bir kısmı) dedi ki: "Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha iyi bilir." Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: "Üstlerine mutlaka bir mescid yapmalıyız" dediler. (Kehf Suresi, 21)

Bu ayette, insanların, Kehf Ehli'nin bulunduğu yere bir mescid yaptırmak hakkında konuştuklarından bahsedilmesiyle, iyi ve güvenilir insanların hayatlarını geçirdikleri yerlere binalar ve mescidler yapmanın makbuliyetine dikkat çekiliyor olabilir. Bunun amacı hem sevilen insanları yadetmek, hem de bu vesile ile o mekanları bir nevi eğitim ve ibadet yeri haline getirmektir. Bu sayede faydalı düşüncelerin ve güzel ahlakın insanlar arasında yaygınlaşması sağlanacaktır. Bu gibi yerler, iman edenlerin biraraya gelecekleri ve birlikte Allah'ın adını anacakları mekanlar olacaktır.

Kehf Suresi’nde Sırlar ve Ahir Zamana Dair İşaretler Bulunmaktadır

Kehf Suresi Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in ve pek çok İslam aliminin dikkat çektiği bir suredir. Kehf Suresi'nde aktarılan Kehf Kıssasında pek çok sırlar ve ahir zamana işaret eden birçok ifadeler bulunmaktadır.

Kehf Suresi'nin ahir zamanla bağlantısı bulunduğuna dair Peygamberimiz (sav)'in de pek çok hadisi mevcuttur. Bu hadislerden biri şöyledir:

Nevvas b. Seman el-Kilabi'den (ra) rivayet edilmiştir.

"Sizden kim Deccal'e yetişirse Kehf Suresi'nin evvelini onun üzerine okusun. Bu surenin sonu Deccal'ın fitnesinden kurtuluşunuzdur.

(Sünen-i Ebu Davud, 5/121)

Hz. Muhammed (sav)'in Müslümanlara Kehf Suresi'ni mutlaka okumalarını tavsiye etmesinin hikmetlerinden biri, Kehf Suresi'nin ahir zamana bakan çok önemli işaretler taşımasıdır. Kehf Suresi'nde, ahir zamanda çıkacak olan Deccal'den ve onun yeryüzüne yaymak istediği dinsizlik akımlarından korunmak ve insanlığa bela getirecek olan bu fitneye karşı mücadele edebilmek için gerekli işaretler, ayrıca Müslümanların istifade edebileceği dersler bulunmaktadır. Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanda bu sureyi dikkatle okumayı ve ezberde tutmayı tavsiye etmesi, bu duruma açık bir işarettir.

Kehf Suresi iman edenler için bir müjde de içermektedir. Bu müjde, Peygamberimizin de hadislerinde bildirdiği, kutlu bir dönem olan ahir zamanın yaklaşmasıdır. Kehf Suresi bu açıdan bakıldığında, İslam'ın ahir zamanda Hz. Mehdi’nin zuhuru ile gelişen ve Hz. İsa'nın gelişi ile birlikte sonuçlanacak olan hakimiyet dönemlerine işaret etmektedir.

Kuran'ın pek çok ayetinden anlaşıldığı üzere, Allah'ın istediği hikmete ve derinliğe ulaşan müminlere zafer ve hakimiyet müjdelenmektedir. Bu, en son aşamadır ve Nur Suresi'nde bize bildirilen bir müjdenin, Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiği bir dönemdir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Söz ettiğimiz bu dönem Allah'ın izniyle çok yakındır ve insanların bu konu üzerinde derin derin düşünmeleri çok daha büyük bir önem kazanmıştır. Bu nedenle tüm Müslümanların burada kısaca anlattığımız Kehf Ehlinin durumunu ve Kehf Suresinde anlatılan diğer ayetleri de dikkatle düşünmeleri, her bir ayeti diğer Kuran ayetleri doğrultusunda incelemeleri ve akılda tutmaları son derece önemlidir. 

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/243372/ashab-i-kehfhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/243372/ashab-i-kehfFri, 03 Mar 2017 22:41:21 +0200
Kuranda Adı Geçen Canlılarhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/241961/kuranda-adi-gecen-canlilarhttp://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/241961/kuranda-adi-gecen-canlilarFri, 17 Feb 2017 23:15:16 +0200Görünmeyen Dünya - 5GÖRÜNMEYEN DÜNYA- 5

 

       Dünya üzerinde hiç kimse çevresindeki her şeyi tam anlamıyla gördüğünü iddia edemez. Gözümüz ne bir elektron mikroskobu gücünde, ne de dev bir teleskop kadar uzağı görebilir. Tüm insanlara özgü belirli bir algı sınırımız var. Biz sadece bu sınır içerisinde gerçekleşenleri görebiliriz. Hatta gözümüzü kırparken bile çok şey gözümüzün önünden kaçar. Bazı olaylar çok hızlı gerçekleşir, bazıları ise çok yavaş... Her şeyi görmemiz, her görüntüyü yakalamamız mümkün değil...

 

Göremediklerimizde de en az gördüklerimiz kadar hatta çok daha büyük olağanüstü olaylar olur. Göremediğimiz dünyanın bir kısmını belirli teknolojik araçlar sayesinde öğrenebiliriz. Mikroskoplar görüntüleri binlerce kez büyüterek bize hiç göremeyeceğimiz dünyaların kapılarını aralarlar. Şimdi biraz mikroskoplardan ve bu önemli buluşun tarihsel gelişiminden bahsedelim.

 

1.BÖLÜM

MİKRO DÜNYAYI BİZE TANITAN  MİKROSKOPLAR

       Bilimde ilerleme kaydedebilmek  ve kayda değer sonuçlar elde edebilmek için her zaman önce çok küçük boyutlardaki şeylerle çalışmanız gerekir. Bunun için geliştirilen en hayati buluşlardan birisi de ışık mikroskobudur.

Mikroskopta bütün görüntü incelenen örnekten çıkan ve göze giren ışık ışınları olarak oluşur. Mikroskop ışık ışınlarının yolunu değiştirerek gözün ışınların çok daha büyük bir şeyden geldiğini sanmasını sağlar. Gözümüzü incelenen nesnenin büyük olduğuna inandırır. Bu, aslında tam anlamıyla bir illüzyondur.

       Eğer mikroskoplar olmasaydı, çocuk felci için aşı bulunamayacak, mikroçipler keşfedilemeyecek, hatta ışığın temel özellikleri ya da hücrenin varlığı ve detayları bile bilinmeyecekti. Tüm bunlar yüzlerce yıldır kullanılan bir teknoloji sayesinde keşfedildi. Teleskoptan yola çıkarak... İzliyoruz....

 

Mikroskopların Tarihi

       Mikroskop dediğimiz zaman tarih sayfalarında 1590’lı yıllara kadar geri gitmemiz gerekiyor. O yıllarda Hollandalı bilim adamı Zacharias Janssen gözlük camı üretimi ile geçimini sağlıyordu. Kendi yaşadığı dönemden çok önce keşfedilmiş olan teleskobu onarmak için yaptığı çalışmaları sırasında aklına ilginç fikir geldi. Teleskobundaki, uzak cisimleri görmeyi sağlayan bir ucunda konkav diğer ucunda konveks lensler bulunan yapıya, iki adet neredeyse yuvarlak lens takılırsa ne olur diye düşündü. Ve bu tersine çevrilmiş teleskop küçük cisimleri 10 kat büyütmeyi sağladı. Böylece mikroskopun ilk temelleri atıldı.

       Ancak bu görüntüyü büyütme miktarı bilimsel araştırmalar için yeterli değildi. Bugünkü mikroskobun ana prensiplerini ise 17. asırda Hollandalı Anton van Leeuwenhoek ve İngiliz Robert Hooke bulmuşlardır. Jansenn’den 70 yıl sonra Robert Hooke kendi tasarımı olan ve cisimleri 270 kez büyüterek incelemesini sağlayan el yapımı mikroskobu ile dünyayı araştırmaya başladı. 

       Elde edilen her yeni bilgi bilim dünyası için çok büyük önem taşıyordu ve mikroskop birden bilimin merkezine oturdu. Böylece insanlar için bir çok bilinmeyenin keşfedileceği yeni bir dönem başladı. Bilim adamları ilk defa sineklerin gözlerini, kuş tüylerinin yapısını ve kara mantarların ince kesitlerini incelediler. Leeuwenhoek yağmur suyunda bakteriler bulunduğunu, insan tükürüğünde canlılar olduğunu ortaya koydu. Bu canlılara mikroskobik canlılar adını verdi. Robert Hooke ise cisimlerin içerisinde gördüğü en küçük yapıları hücre olarak isimlendirdi. Bir damla suyun içinde bildiklerinden bambaşka dünyalar olduğunu ilk defa öğrendiler. İlerleyen bilim ve zaman bu dünyaların tahmin edilenden daha kompleks olduğunu ortaya koyacaktı...

Bu keşiften sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı ve her yeni nesilde daha keskin, daha net, daha güçlü görüş sağlayan modelleri ile mikroskop gelişmeye devam etti. 1800’lerde bugün bildiğimize çok yakın bir modele kavuşmuştuk bile...

 

Elektron Mikroskobunun Keşfi

1600’lü yıllardan bugüne geçen neredeyse 500 yıllık bir zaman diliminde her alanda olduğu gibi mikroskopların geliştirilmesi de bilimin bir çok dalında elde edilen bilgilere büyük bir ivme kazandı. Öyle ki bilim insanlarının mikroskop ile bulabildikleri onları         Nobel ödüllerine kadar taşıdı.

         Elektron mikroskobun teknoloji ile desteklenmesi ile görüntülemede 10 milyon kat büyüme sağlanabildi. ve bu alandaki gelişmeler ile mikroskopların gelişiminde doruğa ulaştı. Hatta çeşitli yöntemlerle ile yüzeyler atomik seviyelerine kadar gözlenebilir oldu.

Evrenin yaratılışındaki sanatın detaylarını görmek için gözlerimizi sadece gökyüzündeki uçsuz bucaksız derinliklere değil, aynı zamanda yerdeki en küçük şeylere de çevirdik. Bilim, Allah’ın yaratma sanatının muhteşemliğini gözler önüne serdi .... ve bu görünmez olan dünyanın daha görünür hale gelmesiyle mümkün oldu. Yani, mikroskop  teknolojisinin gelişmesiyle... Görünmeyeni görebilmek için ne kadar ileri gittiğimizi bilmek isterseniz görüntüleri izleyin...

 

EN ESKİ MİKROSKOPLAR

17, 18 ve 19. Yüzyıldan kalma 100 adet antika mikroskobun sergilendiği Lawrence Berkeley’deki GOLUB koleksiyonu...

Çok güzeller, el yapımı olmaları dikkat çekici, her biri kişisel mikroskoplar... Bazıları balık derisi ile kaplanmış, bazısının üzerinde özel desenler var. Bu antik cihazlar bilim adamlarının net sonuçlar elde etmeleri için yeterli değildi. Buna rağmen  başlangıçta insanlar meraklarını gidermek için bu mikroskoplarla her şeye baktılar... Su, Böcekler, bitkiler, taşlar...

Mikroskopların incelediği diğer bir şey de sperm hücreleriydi. Ama görüntüleme çok sınırlıydı. Bilim adamları o yıllarda spermin üreme ile ilgili bir özelliği olduğunu keşfettiler ama detayları bilemiyorlardı. Öyle ki spermin içinde küçük insanlar var olduğunu zannediyorlardı.

Bugünkü bilgi ve teknolojiyle oldukça gülünç gelen bu düşünceden  300 yıl sonra artık en küçük mikro canlıları, hücreleri hatta kromozomları görebiliyoruz. Yakın bir tarihte bilim adamları artık atomları ve elektronları gözlemlemeye başladılar

 

DÜNYANIN EN GÜÇLÜ MİKROSKOBU

Elektron mikroskopları nesneleri milyon kez büyüten görüntüler oluşturan elektronları ateşler. Bu yolla elde edilen detaylı bilgiler tıp, sanayi, genetik, jeoloji, arkeoloji ve Kriminoloji (suç bilimi) alalarında da büyük oranda kullanılır.

Şimdi dünyadaki en güçlü elektron mikroskobunu ve aldığı görüntülerin sonuçlarını izliyoruz.

Dünyanın en güçlü mikroskobu ile tanışın... Lawrence Berkeley Laboratuvarlarında bulunan 27 milyon dolarlık bu özel cihaz....

         Hidrojen atomunun yarısı kalınlığında bir ölçekte dahi görüntüleme yapabilen dünyanın en güçlü elektron mikroskobu... En gelişmiş mikroskoplardan iki kat daha küçük yapıları gösterebiliyor.

         300.000 volt gibi yüksek elektrik akımı bu gördüğünüz kalın borulardan geçerek cihaza geliyor. Elektron hızlandırılıyor ve neredeyse ışık hızına çıkıyorlar, bu hızda elektronlar dalga gibi hareket etmeye başlıyor ve çok kısa dalga boyunda titreşiyorlar. Elektron mikroskobu ışık mikroskobundan çok daha küçük şeyleri gösterebiliyor, çünkü elektronların dalga boyu çok daha kısa.

 

HİÇ ATOM GÖRDÜNÜZ MÜ?

Ondan oluşan her şey etrafımızda. Görüyoruz... Kokularını alıyoruz... Duyuyoruz.. Tadıyoruz... Dokunuyoruz.. Ama şimdiye kadar hiç atomları görmemiştik. Son yıllarda yapılan araştırmalarla, güçlü bir mikroskop ile, atomları gerçekten görebiliyoruz. Hatta onları mikroskobun ucuyla, hareket bile ettirebiliyoruz. Nasıl mı? İzleyin ve kendi gözlerinizle görün...

Elektron mikroskobu ile çekilmiş bu çok özel fotoğraflar Lawrence Berkeley laboratuvarının duvarlarını süslüyor. Bu güçlü mikroskop cisimlerin saçın kalınlığından 100’lerce hatta binlerce kat küçük olduğu nano boyuttaki dünyasını bize tanıttı.

Ünlü bir bilgisayar firması geçtiğimiz yıllarda atomları hareket ettirerek kısa bir video film bile oluşturmayı başardı.

 

BİLİM İLERLEDİ...

EVRİM TEORİSİ ÇÖKTÜ....

Charles Darwin’in yaşamını sürdürdüğü 1800’lü yıllarda mikroskop kullanılsa da sınırları azdı, çok kaba bir görüntü elde ediliyordu ve bilinen bilgi de sınırlıydı. Bırakın atomların mükemmel yapısını o yıllarda hücrenin  yapısı dahi çok kaba ve cahil bir anlayışla değerlendiriliyordu.

1800’lerin bilim anlayışı son derece gerideydi. Bilim adamları ilkel koşullardaki laboratuvar ortamlarında çalışıyorlardı. Canlılığın basit bir yapıya sahip olduğu yanılgısı hakimdi. Darwin’in yanılgısına göre cansız maddeler tesadüflerle yan yana gelerek canlılığı oluşturmuştu.

Darwin’in  Almanya’daki en büyük destekçisi olan Earnst Haeckel, o dönemin mikroskoplarında sadece koyu bir leke olarak izlenebilen hücrenin çok basit bir yapıya sahip olduğunu düşündü. Hatta bir yazısında bu düşüncesini hücre için ‘jöle dolu basit bir baloncuk’ diyerek ifade etti.

Darwin’in ve o dönemki yandaşlarının hücrenin içindeki kapsamlı yapılardan, kofuldan, mitokondriden, hücre zarının geçirgenliğinden, genetik biliminden, Dna’nın kompleks yapısından hiç bir haberi yoktu. İşte evrim teorisi bu derece ilkel bir bilim anlayışından yola çıkarak öne sürüldü.

Mikroskop teknolojisinin gelişmesi, bilim ve teknolojide dev adımlar atılması ile birlikte  Darwin’in öne sürdüğü iddiaların bilimsel hiçbir değeri olmadığı açıkça görüldü. Gerçekler ortaya çıktı ve tüm insanları ‘jöle dolu basit bir baloncuk’ zannedilen hücrenin tüm organelleri ile ileri derecede kompleks ve kusursuz bir yapıya sahip olduğunu gördüler.

Hücrenin içinde Darwin zamanında hayal bile edilemeyecek kadar kompleks bir sistem olduğu ortaya çıktı. Ünlü moleküler biyolog olan Profesör Michael Denton, hücrenin nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlatmak için şöyle bir benzetme yapar.

‘Moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan yaşam gerçeğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık 1 milyon kez büyütmemiz gerekir. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Hücrenin yakınına gelip onu incelediğimizde, üzerinde milyonlarca küçük yapıyla karşılaşırız. Ve eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve bizi şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle yüz yüze geliriz. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnet Books, 1985,s.242)

Canlılık tesadüfler zinciri ile oluşamayacak kadar kompleks ve detaylı bir yapıya sahip... Tüm canlıların üstün bir aklın eseri yani Yüce Allah’ın yoktan yaratması ile olduğu bilimin de ortaya koyduğu önemli bir gerçek... Bilim ilerledikçe canlılardaki muhteşem yaratılış delillerini öğrenme imkanımız daha da arttı. Ve tesadüflerin bu detaylı dengeyi meydana getiremeyeceği net ve açık bir şekilde anlaşıldı.

 

MİKRO DÜNYADA SANAT

Şimdi mikroskoplar aracılığıyla büyütülerek elde edilmiş bazı ilgi çekici fotoğrafları izliyoruz...

       Ekranda izledikleriniz, bir bilim kurgu filminden fırlamış gibi görünse de aslında sadece bilimin ta kendisi.... Gözün görebileceği oranın çok ötesinde büyütülmüş harika fotoğraflar .....

  • Bu sanatsal bir çalışma veya süsleme değil. Mikro fotoğraf tekniği ile 40 kere büyütülerek çekilmiş 20 milyon yıllık bir alg fosilinin fotoğrafı... Ne kadar simetrik ve kusursuz görünüyor değil mi?
  • Bahçıvanlar ortancaların yapraklarını çok iyi bilirler, ama çok azı onları mikroskop altında bu kadar yakından görmüştür. Gördüğünüz mikroskobik görüntüde yıldıza benzeyen silisyumlu iğneler yaprağın yüzeyini kaplıyor. Ve ortaya  Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosundaki görüntüye benzer mükemmel bir sanat eseri çıkıyor.
  • Bu gördüğünüz küçük çapalar ise denizci temalı bir kumaş değil... Deniz salatalığı isimli canlının derisinin mikroskop altındaki görünüşü...
  • Bu bir kelebeğin yumurtası...
  • Bunun ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? İpek insan saçından 100 kat daha incedir. Onun yanında bakteriler var. Ve bakterilerin yanında 10 kat küçük bir virüs. Onun içinde 10 kat daha küçük, 3 sarmallı DNA ve en güçlü mikroskoplarımızın sınırlarına dayanan karbon atomları.....

Mikroskoplar ile keşfettiklerimiz, kompleks, muhteşem ve bizi şaşırtacak kadar harikalar... Allah’ın yaratma sanatının damgasını her yerde görüyoruz....

Allah Kuran’da şöyle buyurmuştur. Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

... Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi,54)

 

SONUÇ

Allah, uzaydan atom altı parçacıklara kadar uzanan sistemde mükemmel bir düzen yaratmıştır. Devasa büyüklükteki galaksilerde de, mikroskobik boyutlardaki hücrede de çok ince hesaplar hakimdir.

Evrendeki her şeyi kusursuz bir yaratılışla var eden Rabbimiz’in sanatı bedenimizde de, atomlarda da, yıldızlarda da en mükemmel şekilde görülüyor. Bize düşen sorumluluk ise, yaşam için böylesine kusursuz bir evren yaratan Allah’a şükretmek ve sonsuz sanatını dile getirerek O’nu yüceltmektir.

Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır.

Kovulmuş şeytandan Allah’ sığınırım...

Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır. (Hac Suresi, 64)

]]>
http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/237708/gorunmeyen-dunya---5http://evreninyaratilisi.com/tr/HD-Belgeseller/237708/gorunmeyen-dunya---5Sun, 11 Dec 2016 17:06:26 +0200